Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
21 - Enbiya
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
İtkân'a göre Mekke döneminde vahyedilen son surelerden biri olan bu surede de yine Allah'ın birliği, eşsiz-ortaksız ve müte‘âl (var olan her şeyin üstünde, ötesinde) olduğu ve bu gerçeğin tüm peygamberlere indirilen vahyin özünü ve "insanların her zaman akılda tutmaları gereken öteki bütün gerçeklerin esasını, temelini" meydana getirdiği (10. ayet), ama insanın bunu sık sık unuttuğu, çünkü "defalarca uyarılmalarına rağmen, [kalpleri] sağır olan kimselerin bu çağrıyı işitmedikleri" (45. ayet) ve "fakat onu alaya alarak dinledikleri ve böylelerinin kalplerinin gelgeç hoşnutluklar peşinde olduğu" (2-3. ayetler) belirtilmektedir. Sure, ismini, hepsi de aynı temel gerçeği tebliğ etmiş olan önceki peygamberlerden bazılarına ilişkin mükerrer atıflardan almaktadır. Bu peygamberlerin kıssaları, tüm ilahî mesajların ve insanın dinî tecrübesinin özündeki birliği ve sürekliliği yansıtmak amacına matuftur; bunun içindir ki, Allah, kendisine inananların hepsine birden hitab ederek, "Gerçek şu ki, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi Benim" (92. ayet) buyurmakta ve böylece, haricî özellikleri ne olursu olsun, O'na inanmalarının -yani, "Sizin tanrınız tek bir Tanrı'dır" (108. ayet) gerçeğine inanmalarının- mantıkî bir sonucu olarak bütün gerçek müminlerin kardeş olduklarını vaz‘etmektedir.
1. İNSANLAR için hesap görme vakti yaklaşıyor; ama onlar [bu yaklaşan şeye karşı] hâlâ inatla umursamazlık gösteriyorlar. (1)

1 - Lafzen, "ve onlar yine de umursamazlık/gaflet içinde yüz çevirmekteler (mu‘rizûn)".

2. Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir uyarıcı, hatırlatıcı (mesaj) gelse, onu ancak alaya alarak dinliyorlar, (2)

2 - Lafzen, "oyun oynayarak" yahut "alaya alarak/eğlenerek".

3. kalpleri geçici hoşnutluklar peşinde; bununla birlikte, zulme [böylece] niyetli olanlar [birbirlerine şunu söylerken] gerçek düşüncelerini saklıyorlar: (3) "[Peygamber olduğunu söyleyen] bu kişi sizin gibi ölümlü biri değil mi? Peki öyleyse, böyle göz göre göre büyü ürünü bir söze mi kapılacaksınız?" (4)

3 - Bkz. bundan sonraki not.

4 - Sihr (lafzen, "büyü" yahut "tılsım") sözcüğü için seyrek olarak kullandığımız "büyüleyici söz" karşılığı için bkz. bu terimin Kur'an'ın nüzul kronolojisi itibariyle ilk kez geçtiği 74:24 -Muhammed (s)'in "büyüleyici söz"e sahip bir ölümlüden başka biri olmadığı yolundaki gayrisamimî bir iddiaya dayanarak Kur'an mesajını reddetmekle, Kur'ânî öğretinin muhalifleri aslında "gerçek düşüncelerini saklamaktadırlar; çünkü, bunların muhalefetleri bu öğretiye yönelttikleri ciddî ve makul bir eleştiriden çok, Hz. Peygamber'in çağrısını olumlamanın beraberinde getireceği ahlakî ve manevî disipline uymak konusunda duydukları derin ve köklü isteksizliğe dayanmaktadır.

4. De ki: (5) "Benim Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir; her şeyi işiten ve her şeyin aslını bilen O'dur".

5 - Medineli ve Basralı ilk Kur'an bilginlerine ve Kûfeli bazı bilginlere göre, bu sözcük kul şeklinde, yani emir olarak telaffuz edilmektedir: ("söyle"); buna karşılık bazı Mekkeli bilginlerle, Kûfelilerin çoğunluğu sözcüğü kâle şeklinde ("[Peygamber] söyledi") okumaktadırlar. Mushaf'ın ilk nüshalarında kıraat sessiz harflerle -söz gelimi, bu örnekte k ve l sessiz harfleriyle kl şeklinde- sınırlıydı: sözkonusu sözcüğün hem kul, hem de kâle olarak okunabilmesi de buradan ileri gelmektedir. Ne var ki, Taberî'nin de işaret ettiği gibi, sözcüğün her iki okunuşu da aynı anlama çıkmaktadır ve dolayısıyla her ikisi de muteberdir; "çünkü, Allah Muhammed (s)'e şunu söyle diye buyurduğu zaman, Muhammed (s), söylenmesi istenen şeyi [şüphesiz ki] söylüyordu... Bunun içindir ki, sözcük hangi okunuşuyla okunursa okunsun, okuyucu anlaşılması gerekeni anlamaktadır (musîbu's-savâb)". Klasik müfessirler arasında Beğavî ve Beydâvî özellikle kul kıraatini kullanmakta; Zemahşerî ise, "kâle olarak da okunmuştur" şeklindeki kısa değinmesiyle kendisinin aslında kul emir formunu tercih ettiğini ifade etmiş görünmektedir.

5. "Yoo", diyorlar, "[Muhammed'in bu söyledikleri] karmakarışık rüyalardan ibaret!" (6) "Yok yok, bütün bunları kendisi uyduruyor!" -"Hayır, o sadece bir şairdir!" "Peki, madem öyle, önceki [peygamberlerin mucizelerle] gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirse ya!"

6 - Lafzen, "bunlar karmakarışık (edğâs) rüyalar".

6. Geçmişte (7) helak ettiğimiz toplumlardan hiç biri [kendilerine gönderilen peygamberlere] inanmamışlardı; şimdi, bunlar mı inanacak? (8)

7 - Lafzen, "onlardan önce".

8 - Kur'an'da sıkça atıfta bulunulan bu eski toplumların çöküşü, değişmez biçimde, kendi maddeci hayat görüşlerine ters düşen tüm manevî gerçeklere karşı umursamaz tutumlar seçmiş olmaları yüzündendi; hal böyleyken, (Kur'an'ın bizi yönelttiği muhakeme tarzına göre), benzer tutumları benimsemiş olan Muhammed (s)'in muhaliflerinden o'nun getirdiği mesajın değerini takdir etmek yönünde daha iyi niyetli bir yaklaşım beklenebilir miydi?

7. Biz senden önce de [ey Muhammed,] kendilerine vahiy indirilen [ölümlü] adamlardan başkasını [elçi olarak] göndermedik; bunun içindir ki, [o inkarcılara de ki:] "Eğer kendiniz bilmiyorsanız, önceki kitapları okuyup izleyen kimselere (9) sorun".

9 - Lafzen, "Hatırlatıcı [Kitabı] izleyenlere." Burada, tahrifata uğramamış ilk haliyle, Allah'ı ve O'nun buyruklarını insana hatırlatan belgelerden biri durumundaki Kitâb-ı Mukaddes söz konusudur.

8. (Göreceksiniz ki,) Biz o'nları yiyip içmeye ihtiyaç duymayan bir yapıda yaratmamıştık; (10) o'nlar ölümsüz de değillerdi.

10 - Lafzen, "Biz onları [yani bu elçileri] yemek yemeyen ceset(ler) olarak biçimlendirmedik": Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmakla görevli peygamberlerin doğaüstü nitelikler taşımadıklarını dile getiren bir ifade (karş. 5:75, 13:38, 25:20 ve ilgili notlar). Yukarıdaki ayet, inkarcıların Muhammed (s)'in peygamberliği konusunda, bu surenin, 3. ayetinde ifade edilen itirazlarına bir cevap niteliğindedir.

9. Sonuç olarak, Biz o'nlara verdiğimiz sözü yerine getirdik ve bunun için kendilerini ve dilediğimiz kimseleri (11) kurtardık; ama kendi kendilerini ziyan edenleri (12) ise yok ettik.

11 - Yani, onların inanan yandaşlarını.

12 - Musrifûn tabirine karşılık olarak kullandığımız "kendi kendilerini ziyan edenler" ifadesi için bkz. 10:12'nin son cümlesi hk. 21. not.

10. [EY İNSANLAR!] Gerçek şu ki, Biz size, akılda tutmanız gereken her şeyi kapsayan (13) ilahî bir mesaj indirdik: hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

13 - İlk ağızda "hatırlatıcı", "hatırlama/hatıra" ya da Râğıb'ın tanımlamasıyla, "[bir şeyin] zihinde tutulması" anlamını taşıyan zikr tabiri aynı zamanda "kişinin kendisiyle anıldığı, hatırlandığı -yani övüldüğü- şey"; bir başka deyişle: "şöhret/nam" ya da "ün"; ve bu doğrultuda, deyimsel olarak "onur", "şeref" yahut "itibar" anlamlarına da gelmektedir. Bu nedenle, yukarıdaki ibare, "hatırlatıcı" kavramının yanında, ayrıca, Kur'an'da vaz‘edilen manevî ve toplumsal vecibelere uymakla insanın kazanacağı onur ve mutluluğa ilişkin dolaylı bir îma da taşımaktadır. Zikrukum ifadesini "akılda tutmanız gereken her şey" ifadesiyle aktarırken zikr teriminin bütün bu anlamlarını dile getirmeye çalıştık.

11. Hem (bilmiyor musunuz ki) Biz, zulümde ısrar eden nice toplumları kırıp geçirdik de onların yerine (14) başka toplumlar meydana getirdik!

14 - Lafzen, "ondan sonra".

12. Ve onlar Bizim cezalandırıcı kudretimizi hissetmeye başlar başlamaz, hemen oradan kaçmaya davranırlardı.
13. [Ama sanki kendilerine:] "Kaçmaya kalkışmayın; bolluk ve keyif içinde sizi şımartan şeylere, (15) evlerinize yurtlarınıza dönün, ki belki [yapıp-ettiklerinizden ötürü] sorguya çekileceksiniz!" (16) [denmiş gibi, kaybettiklerini anlarlar].

15 - Mâ utriftum fîhi ibaresi hakkında bir açıklama için bkz. 11. sure 147. not.

16 - Kur'an bu sözlerin kime ait olduğunu söylememektedir; fakat, kanaatimizce, bu pasajın anlam akışı göstermektedir ki, bu sözleri söyleyen ses, kendini kınayan, kendini suçlayan, günahkarların kendi vicdanlarının sesidir: Ayetin başına parantez içinde ilave ettiğimiz ifade bu düşünceye dayanmaktadır.

14. Ve yalnızca: "Vah bize!" diye yanıp yakınırlardı, (17) "Doğrusu, gerçekten zalim kimselerdik biz!"

17 - Lafzen, "derlerdi".

15. Ve bu yakınmaları, Biz kendilerini biçilmiş bir tarlaya (ya da) bir kül yığınına çevirinceye kadar sürüp giderdi.
16. BİR DE, [şunu bilin ki,] gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında var olan hiçbir şeyi bir oyun, bir eğlence olarak (18) yaratmadık;

18 - Lafzen, "oyun olarak", yani amaçsız ve anlamsız olarak: bkz. 10:5 hk. 11. not.

17. [çünkü,] eğer bir oyun, bir eğlence edinmek dileseydik, bunu herhalde kendi katımızdan edinirdik; ama hiç böyle bir şeyi diler miyiz! (19)

19 - Lafzen, "eğer böyle yapmayı irade etseydik": yani, Allah "bir eğlence arayacak olsaydı" (ki, mutlak manada kendine yeterli ve sınırsız kudret sahibi olduğu için, hiçbir şekilde O'nun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur) bunu Kendi Zâtı'nda bulurdu; sırf bunun için, yani sırf kendini eğlendirmek ve deyim yerindeyse, kendi varlığının bir "yansımasını" ortaya koymak gibi farazî ve mantıken anlamsız bir amaç için ayrı bir evren yaratmaya ihtiyaç duymazdı. Kur'an'ın vecîz ifade tarzı içinde yukarıdaki pasaj Allah'ın müte‘âl olduğunu, kendisine yakıştırılabilecek beşerî her türlü duygusal ve ruhsal ihtiyaçtan (oyun, eğlence ihtiyacı gibi) uzak olduğunu dile getirmektedir.

18. Tersine, Biz [gerçek bir yaratma eylemiyle] hakkı bâtılın başına çarparız da bu onu paramparça eder (20) ve böylece beriki yok olur gider. (21) O halde, [Allah'a] yakıştırdığınız şeylerden ötürü (22) yazıklar olsun size!

20 - Yani, Allah'ın müte‘âl (yarattığı her şeyin üstünde ve ötesinde) olduğu gerçeği karşısında, O'nun, yaratılmış âlemin içinde ya da onunla birlikte var olduğu yolundaki sahte ve çürük anlayışlar tutunamaz, yok olur gider.

21 - Yaratılmış âlemdeki her şeyin sonlu ve yok olabilir olduğu gerçeği, O'nun sonsuz ve bakî olan Yaratıcı'nın bir "yansıması" olabileceği yolundaki iddiayı kökünden çürütmektedir.

22 - Lafzen, "Tanımlama" ya da "tasvir yoluyla Allah'a yakıştırdığınız niteliklerden ötürü" (karş. 6:100'ün son cümlesi ve ilgili 88. not). -Allah'ın, yarattığı âlemde içkin (mündemiç) olduğu fikrinin O'nun Zâtı'nı tanımlamaya kalkışmakla aynı şey olduğuna işaret eden bir ifade.

19. Çünkü, göklerde ve yerde var olan her şey O'nundur; O'nun yanında yer alanlar (23) O'na kulluk etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar:

23 - Klasik müfessirler bu ifadenin meleklere işaret ettiğini söylemişlerdir; fakat "O'nun yanında yer alanlar/O'nun tarafını tutanlar (men ‘indehû)" ifadesini, yalnızca melekleri değil, aynı zamanda, Allah'a karşı sorumluluk duyan ve bütün varlığıyla O'na boyun eğen insanları da içine alacak şekilde, geniş anlamıyla ele almak mümkündür. Her iki durumda da, sözkonusu varlıkların "O'nun yanında olmaları", O'na mekanca yakın olduklarını değil, O'nun öngördüğü yolu tutmuş bulunduklarını ve dolayısıyla O'nun nezdinde kazandıkları manevî değer ve itibarı dile getiren mecazî bir anlam taşımaktadır (Zemahşerî ve Râzî): İfadenin bu anlama geldiği açıktır, çünkü Allah zaman ve mekanın üstünde, ötesindedir (bkz. ayrıca, 40:7 ve ilgili 4. not).

20. Gece gündüz bıkmadan-yorulmadan O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.
21. Yine de (24) bazı insanlar, birtakım dünyevî varlıkları, bunların [ölüleri] diriltebileceği yanılgısı içinde, tanrı ediniyorlar; (25)

24 - Zemahşerî'nin belirttiği gibi, cümlenin başında yer alan em takısı, çoğu yerde olduğu gibi soru sözcüğü olarak ("yoksa ... mı") değil fakat bel anlamında, yani (yukarıdaki ifade akışı içinde,) "yine de" anlamında kullanılmaktadır.

25 - Lafzen, "yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler", yani dünyevî birtakım nesneleri ya da varlıkları kendilerine tanrı edindiler; her türlü tapınma nesnesini -insan elinden çıkmış put, ikon vb. şeyleri- tanrılaştırdıkları insanları, tabiat güçlerini ve nihayet nüfûz, iktidar ve zenginlik gibi gözde büyütülen, karşısında eğilinen soyut kavramları işaret eden bir ifade.

22. oysa, [anlamıyorlar ki,] göklerde ve yerde (26) Allah'tan başka tanrılar olsaydı, bu iki âlem de kargaşalık içinde yıkılıp giderdi!Bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının (27) Efendisi, O sınırsız kudret ve yücelik sahibi Allah, insanların tanımlama ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyin ötesinde, her şeyin üstündedir! (28)

26 - Lafzen, "bu ikisinde/bu iki âlemde"; 19. ayetin ilk cümleciğine ilişkin bir atıf.

27 - Lafzen, "Kudret ve egemenlik tahtının Rabbi/Sahibi" (‘arş teriminin bu anlamı için bkz. 7:54 hk. 43. not).

28 - Karş. 18. ayetin son cümlesi ve ilgili 22. not; ayrıca 6:100 hk. 88. not.

23. O edip-eylediği şeylerden ötürü sorguya çekilemez; ama onlar (mutlaka) sorgulanacaklar:
24. (hal böyleyken), onlar yine de, (29) kulluk etmek için O'nun yerine (düzmece) tanrılar ediniyorlar![Ey Peygamber,] de ki: "Haydi, siz de dâvânızı destekleyecek bir delil getirin: (30) İşte bu, benimle birlikte olanların ve benden önceki (peygamber)lerin (31) dile getirip durdukları ilahî öğretidir".Hayır, onların çoğu gerçeği bilmiyor ve bunun için de [ondan] inatla yüz çeviriyorlar.(32)

29 - Bkz. yukarıda 24. not.

30 - Lafzen, "delilinizi getirin"; yani Allah'tan başka tanrı olduğunu, O'ndan başkasına tapınmanın ahlaken ve aklen meşru olduğunu kanıtlayın.

31 - Yani, mesajlarıyla hep Allah'ın birliğini ortaya koyan önceki peygamberlerin.

32 - Başka bir deyişle, çoğu insanların akla ve gerçeğe uygun bir önerinin doğruluğunu ve vaad ettiği olumlu sonuçları kabulden kaçınması, çoğu zaman sadece bu öneriye aşina olmamalarından; onu alışageldikleri kültür ve anlayışla bağdaştıramamalarından ileri gelmektedir.

25. Oysa, Biz senden önce de peygamberleri yalnızca: "Benden başka tanrı yok, öyleyse [yalnızca] Bana kulluk edin!" diye vahyederek gönderdik.
26. Yine de, bazıları kalkıp: "Rahmân kendine bir oğul edinmiştir!" diyor. O yüceler yücesi (ölümlülere özgü bu tür eksiklerden) mutlak anlamda uzaktır! (33) Hayır, [Allah'ın "soyundan" gelmiş (34) gözüyle baktıkları o kimseler] yalnızca Allah'ın seçkin kullarıdır:

33 - Yani, "soy, döl ya da zürriyet" kavramının ifade ettiği eksiklik, tamamlanmamışlık halinden mutlak olarak uzak: bkz. 19:92 hk. 77. not.

34 - Bu ifade, Hristiyanların "Allah'ın oğlu" olarak gördükleri Hz. İsa gibi peygamberlere ve İslam öncesi dönemlerde Araplar'ın "Allah'ın kızları" olarak gördükleri meleklere işaret etmektedir.

27. Sözkonusu kimseler, O kendileriyle konuşmadan asla konuşmazlar; (35) ve ancak O'nun buyruğuyla edip-eylerler.

35 - Lafzen, "Sözde Allah'ın önüne geçmezler" -yani, yalnızca O'nun vahyettiği ve tebliğ etmelerini buyurduğu şeyleri tebliğ ederler.

28. O, onların gözünün önünde olanları da bilir, onlardan gizli tutulan şeyleri de bilir; (36) bunun içindir ki, onlar, O'nun [zaten] hoşnut olduğu insanların dışında kimseye yan çıkıp kayıramazlar; (37) çünkü (herkesten önce) onların kendileri O'nun korkusuyla titrerler.

36 - Bkz. 2:255 hk. 247. not.

37 - Karş. 19:87 ve 20:109. Bu anlamda "şefaat/aracılık" konusunda bkz. 10:3 hk. 7. not.

29. Ve eğer onlardan biri: "O'nun gibi ben de bir tanrıyım" diyecek olsaydı mutlaka onu cehennemle cezalandırırdık: (çünkü) zalimleri biz böyle cezalandırırız.
30. PEKİ, hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar, göklerin ve yerin [başlangıçta] bir tek bütün olduğunu ve Bizim sonradan onu ikiye ayırdığımızı (38) ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hâlâ inanmayacaklar mı? (39)

38 - Kural olarak, Kur'ânî ifadeleri, bugün doğru gibi göründüğü halde yarın yeni bir buluş ya da teoriyle pekala yanlışlığı ortaya konabilecek durumda olan "bilimsel buluş ya da teorilerle" açıklamaya, yorumlamaya çalışmak boş ve yararsızdır. Bununla birlikte, Kur'an'da deyimsel olarak "gökler ve yer" diye ifade edilen evrenin başlangıçta bir bütün, tek bir kütle olduğunu dile getiren yukarıdaki yanılmaz atıf, evrenin başlangıçta tek bir elementten, yani hidrojenden meydana gelen bir bütün, tek bir kütle olduğunu ve bu bütünsel kütlenin sonradan merkezî çekim yüzünden büzüşüp muhtelif noktalarda yoğunlaştığını ve böylece zaman içinde münferit nebula, galaksi ve güneş sistemlerine ve bunlardan da giderek yıldızlara, gezegenlere ve onların uydularına dönüştüğü yolundaki bugün hemen hemen bütün astrofizikçilerin paylaştığı görüşü şaşırtıcı bir biçimde doğrulamaktadır. ("Genişleyen evren" terimiyle ifade edilen olguya ilişkin Kur'ânî atıf için bkz. 51:47 ve ilgili 31. not.)

39 - Allah "yaşayan her canlıyı sudan yarattı" ifadesi, bugünün bilim dünyasının evrensel olarak kabul ettiği bir gerçeği son derece özlü bir biçimde dile getirmektedir. Bu Kur'ânî ifade üç boyutlu bir anlam ortaya koymaktadır: (1) Su -ve özellikle, deniz- tüm canlı türlerinin ilk örneğinin (prototype) ortaya çıktığı ortamdır; (2) Var olan ya da tasarlanabilen tüm sıvılar içinde yalnızca su, hayatın ortaya çıkıp tekamül etmesi için uygun ve gerekli özelliklere sahiptir; (3) Hayvansal ya da bitkisel, canlı her hücrenin fiziksel temelini oluşturan ve içinde hayat olgusunun belirebileceği yegane madde ortamı olan protoplazma büyük ölçüde sudan ibarettir ve bütünüyle suya dayanmaktadır. Evrenin başlangıçtaki fiziksel birliğine işaret eden önceki ifadeyle canlı âlemin elementer birliğini işaret eden bu ifadenin birlikte ele alınması, tüm yaratılış olgusunun dayandığı tek bir planın, tek ve tutarlı bir yaratma eyleminin ve buna bağlı olarak da tek bir yaratıcının varlığına götürmektedir. Allah'ın birliğine ve yarattığı âlemin bu anlamdaki insicamına ilişkin vurgu aşağıda 92. ayette yeniden dile getirilmektedir.

31. Ve [görmüyorlar mı ki,] onları sarsmasın diye arz üzerine sapasağlam dağlar yerleştirdik; (40) ve kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler açtık;

40 - Bkz. 16:15 ve ilgili 11. not.

32. ve göğü güvenli bir kubbe, bir çatı olarak yükselttik? (41)Ve yine de onlar [yaratılışın] bu açık işaretlerine inatla sırt çeviriyor,

41 - Bkz. benzer bir anlam taşıdığı görülen 13:2'nin ilk cümlesi hk. 4. not.

33. ve [görmüyorlar ki,] geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı -hepsi de uzayda dolaşan (o gök cisimlerini)- yaratan O'dur!
34. [EY PEYGAMBER, sana inanmayanlara hatırlat (42) ki,] Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik; (43) ve imdi, sen ölürsen bunlar kendilerinin sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? (44)

42 - Bu ifade, inkarcıların, bu surenin 3. ayetinde sözü geçen, Muhammed (s)'in "onlar gibi ölümlü biri" olduğu yolundaki itirazlarıyla ve aynı zamanda, Allah'ın tüm elçilerinin ölümlü insanlar olduğunu belirten 7-8. ayetlerle bağlantılıdır (karş 3:144).

43 - Bunun açık anlamı "biz sana da ölümsüzlük vermedik" yolundadır. Karş. 39:30 -"şüphesiz, sen ölümü tadacaksın".

44 - Lafzen, "sanki, sen öleceksin de, onlar sonsuza kadar mı yaşayacaklar?" -İnkarcıların, kendileri için ölüm ve ölümden sonra kalkış olmayacakmışcasına umursamazca davranmalarına ve bu davranışlarının hiçbir şekilde onları bu gerçeklerden kurtarmayacağına işaret eden bir ifade.

35. Her can ölümü tadacaktır; ne var ki, [hayatın] iyi ve kötü [tezahürleriyle] karşı karşıya getirerek sınıyoruz sizi; ve sonunda hepiniz Bize döneceksiniz. (45)

45 - Lafzen, "hepiniz geri döndürüleceksiniz", yani yargı için.

36. Ama hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar ne zaman seni gözönüne alsalar, (46) [birbirlerine:] "Bu mu sizin tanrılarınızı diline dolayan?" (47) [diyerek] seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar.Ve Rahmân'dan her söz edişlerinde hakkı örtbas etmeye kalkışanlar da yine böyleleridir! (48)

46 - Lafzen, "görseler": ne var ki, bu fiil burada, daha çok Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği mesajla ilgili olmak üzere, soyut bir anlam taşıdığından yukarıdaki gibi aktarmayı daha uygun gördük.

47 - Zımnen, "kendisi de bizim gibi bir ölümlü olduğu halde, tanrılarımızın gerçek olduğunu inkara cesaret eden".

48 - Yani, körükörüne tapınıp durdukları düzmece tanrılara toz kondurmuyorlar, onlar aleyhine konuşulmasından rahatsız oluyorlar, ama sıra yaratılmış âlemin her zerresiyle varlığına tanıklık ettiği Allah'ın düzenleyici, çekip çevirici iradesini tanımaya gelince buna yanaşmak istemiyorlar.

37. İnsan tezcanlı bir yaratıktır; (49) [fakat yakında] mesajlarımı[n işaret ettiği gerçeği] size göstereceğim; şimdi [bunu] Benden acele istemeyin! (50)

49 - Lafzen, "aceleci olarak yaratılmıştır" -yani, tabiat olarak sabırsızdır: karş. 17:11'in son cümlesi. Bu ayetin anlam örgüsü içinde bu ifade, olacak olan, başa gelecek olan şeyler konusundaki tezcanlılığı dile getirmektedir: ve özellikle burada -sonraki ifadeden de anlaşılacağı üzere- Allah'ın mukadder yargısına inanmamakta gösterilen acelecilik sözkonusudur.

50 - Karş. 16:1 -"Allah'ın yargısı mutlaka gelecektir; öyleyse, onun gelmesini acele istemeyin!"

38. Ama [mesajlarımı ciddiye almayanlar:] "Eğer doğru sözlü kimselerseniz, [cevap verin, ey inananlar], [Allah'ın nihaî yargısı konusunda ileri sürdüğünüz] söz ne zaman gerçekleşecek?" (51) diye sorup duruyorlar.

51 - Bu soruya verilen Kur'ânî cevap 7:187'dedir.

39. Hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kimseden bir yardım bulamayacakları o günü keşke bilselerdi!
40. Yoo, [o Son Saat] apansız gelip çatacak ve onları şaşkına çevirecek; öyle ki, ne onu geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine soluk alacak zaman verilir.
41. [Ey Muhammed,] senden önceki elçilerle de alay edilmişti -ama ne var ki, onları küçümseyen kimseleri, sonunda, alay edip durdukları şeyin kendisi tepeleyiverdi. (52)

52 - Bkz. aynı ifadenin yer aldığı 6:10 ve ilgili 9. not.

42. De ki: "Gece ya da gündüz, sizi Rahmân'a karşı kim koruyabilir?" (53) Hayır hayır, onlar Rablerini hatırlatan mesajdan bütün bütün yüz çevirmiş kimselerdir!

53 - Bu anlam akışı içinde, Allah'a Rahmân olarak atıfta bulunulması, bütün yaratılmış âlemin tek ve biricik koruyucusunun O olduğunu ifade içindir.

43. Yoksa onlar, gerçekten, kendilerini Bizim elimizden kurtaracak tanrıları olduğunu mu [düşünüyorlar]? Onların bu [düzmece] tanrıları kendi kendilerini bile koruyacak durumda değiller; öyleyse, [onlara tapınanlara, onlara güvenenlere de] Bize karşı kimse arka çıkamayacaktır.
44. Kaldı ki, Biz bunlara da, bunların atalarına da, ömürlerinin sonuna kadar, (54) hayatın tadını çıkararak avunmalarına fırsat verdik; fakat bu insanlar, Bizim yeryüzüne -üzerindeki en iyi, en güzel şeyleri her gün biraz daha eksilterek- (55) vaziyet ettiğimizi görmüyorlar mı? Buna rağmen, yine de baskın çıkacaklar[ını umuyorlar] mı?

54 - Lafzen, "tâ ki hayatları/ömürleri (‘umr) uzasın"- yani, bu müreffeh ve geçici tatminlerle dolu hayatın böyle sürüp gideceği düşüncesine iyice kendilerini kaptırıncaya kadar (Zemahşerî).

55 - Bir açıklama için bkz. 13:41'deki benzer ifade ve ilgili 79 ve 80. notlar.

45. DE Kİ: "Ben yalnızca vahye dayanarak sizi uyarıyorum!"Ne var ki, [kalbi] sağır olan kimseler bu çağrıyı işitmeyecek(ler)dir, defalarca uyarılsalar da. (56)

56 - Lafzen, "ne zaman uyarılsalar".

46. Yine de, kendilerini Rabbinin azabından bir esinti yoklasa, hiç şüphe yok, hemen, "Vah bize!" derler, "Doğrusu, zalim kimselerdik biz!"
47. Ve Kıyamet Günü (öyle) doğru, (öyle hassas) teraziler kurarız ki, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz; bir hardal tanesi kadar bile olsa, [iyi ya da kötü] her şeyi tartıya sokarız; hesap görücü olarak kimse Bizden ileri geçemez!
48. VE GERÇEK ŞU Kİ, Biz Musa ile Harun'a, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir ölçü, (57) ışık saçan bir kaynak ve bir uyarıcı, hatırlatıcı [olarak vahyimizi] bahşettik;

57 - Bkz. 2:53 hk. 38. not. Önceki peygamberlere "doğruyu eğriden yahut hakkı bâtıldan ayırd etmeye yarayan bir ölçü (furkân)" olarak verilen vahye ilişkin bu atfın anlamı iki boyutludur: ilki, bu atıf, tüm ilahî vahiylerin tarihî bir süreklilik arzettiği yolundaki Kur'ânî öğretiye işaret etmektedir (bu husus 2:4 hk. 5. notta açıklanmıştır); ikincisi de, bu atıfla, tüm ahlakî değerler için sadece ve sadece vahyin mutlak bir ölçü olabileceği belirtilmektedir; deyim yerindeyse Hz. Musa Şeriatı, kendine özgü çizgileriyle yalnızca İsrailoğulları'nı bağladığına ve sadece belirli bir tarihsel ve kültürel çerçeve içinde geçerli olduğuna göre, furkân terimi burada kendi çizgileri ve şartları içinde Hz. Musa Şeriatı'yla değil, fakat hem Tevrat'ta hem de bütün ilahî mesajlarda yer alan ortak ve değişmez ahlakî gerçeklerle, temel ahlakî ilkelerle alakalıdır.

49. o [bilinçli, duyarlı] kimseler ki, algı ve tasavvurlarının ötesinde olsa da, (58) Rablerinden korkar ve Son Saat'in kaygısıyla titrerler.

58 - Bi'l-ğayb ifadesine verilen bu anlama ilişkin bir açıklama için bkz. 2:3 hk. 3. not.

50. Ve indirdiğimiz bu [mesaj da, öncekiler gibi] uyarıcı hatırlatıcı kutlu bir mesajdır; hal böyleyken yine de onu inkar mı edeceksiniz?
51. VE GERÇEK ŞU Kİ, Biz [Musa'dan] çok önce İbrahim'e (de) sağduyu vermiştik; (59) ve o'na [yön veren saiki] biliyorduk,

59 - Rüşd (bu anlam örgüsü içinde "sağduyu") isminin sonunda yer alan "onun" (hû) iyelik zamiri, Hz. İbrahim'in Allah'ın kudretini, eşsiz ve benzersiz oluşunu belli bir muhakeme süreci içinde kavramakta gösterdiği yüksek kişisel, zihinsel niteliğe işaret etmektedir (karş. 6:74-79, ayrıca, 6:83 hk. 69. not); bizim "[Musa'dan] çok önce" diye çevirdiğimiz min kabl ifadesi ise, insanın dinî vukûf ve tecrübesindeki süreklilik özelliğini bir kere daha vurgulamaktadır.

52. babasına ve halkına [şöyle]: "Kendinizi bu kadar yürekten adadığınız bu biçimsel nesneler nedir?" dediği zaman,
53. "Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap verdiler.
54. [İbrahim:] "Doğrusu, siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindeymişsiniz!" dedi.
55. "Sen [bu sözle] karşımıza çıkarken tamamen ciddi misin -yoksa o şakacı insanlardan biri misin?" diye sordular.
56. [İbrahim:] "Yoo!" dedi, "Ama sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; yani, onları O yoktan var edip düzene sokmuştur: ve ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerden biriyim!"
57. Ve [içinden:] "Allah'a yemin olsun, siz arkanızı dönüp uzaklaşır uzaklaşmaz putlarınızı yere sereceğim!" diye ekledi.
58. Ve en büyükleri dışında [putların] hepsini paramparça etti; belki dönüp (bu olup biten için) ona başvururlar diye. (60)

60 - Zımnen, "olup bitene bir açıklama bulmak için".

59. [Dönüp de olanları görünce:] "Kim yaptı bunu tanrılarımıza?" diye sordular, "Her kimse, o'nun çok zalim biri olduğundan kuşku yok!"
60. İçlerinden bazıları: "İbrahim denen bir gencin o [tanrı]ları diline doladığını işitmiştik" dediler.
61. [Berikiler:] "Onu insanların karşısına çıkarın, [aleyhine] tanıklık etsinler!" dediler.
62. [İbrahim onların yanına getirilince, o'na] "Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrahim?" diye sordular.
63. [İbrahim:] "Bu işi, belli ki, şu yapmıştır, putların en irisi yani: ama en iyisi, siz kendiniz onlara sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!"
64. Bunun üzerine birbirlerine dönüp: (61) "Doğrusu, asıl zalim olan sizlermişsiniz!" (62) dediler.

61 - Lafzen, "kendi kendilerine dönüp" -yani, birbirlerini suçlayarak.

62 - Yani, "hemen İbrahim'i suçlamakla o'na haksızlık yapıyorsunuz" (Taberî).

65. Ama çok geçmeden yine eski düşünce tarzlarına döndüler (63) ve [İbrahim'e:] "Bu [put]ların konuşamadıklarını kendin de pekala biliyorsun!" dediler.

63 - Lafzen, "başları üzerine geri döndürüldüler": zihnen tepetaklak olmayı, fikrinden caymayı ifade eden deyimsel bir ifade -burada, Hz. İbrahim'i temize çıkarma temayülünden âniden vazgeçip eski suçlayıcı tavırlarına dönmelerini anlatmak için kullanılmaktadır.

66. [İbrahim:] "O halde" dedi, "Allah'ı bırakıp da, size hiçbir şekilde ne yararı ne de zararı dokunmayan şeylere mi tapınıyorsunuz?
67. Yazıklar olsun size de, Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün bu nesnelere de! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
68. "Eğer (bir şey) yapacaksanız" dediler, "bari o'nu yakın da, böylece tanrılarınıza arka çıkmış olun!"
69. [Ne var ki] Biz "Ey ateş, serin ol, İbrahim'e dokunma!" (64) dedik.

64 - Kur'an'ın hiçbir yerinde Hz. İbrahim'in fiilen ve maddî varlığıyla ateşe atıldığı ve mucizevî bir biçimde ateşin içinde yanmadan tutulduğu ifade edilmemektedir; tersine, 29:24'de geçen "Allah o'nu ateşten kurtardı" ifadesi, daha çok, o'nun ateşe hiç atılmamış olduğunu göstermektedir. Öte yandan, klasik müfessirlerin bu ayetle ilgili yorumlarını süsleyen ayrıntılı (ve tutarsız) pek çok hikayenin izi, değişmez biçimde Talmud'daki menkıbelerde bulunabilir ve bunun için de, rahatlıkla gözardı edilebilir. Bu ayette ve ayrıca 29:24 ve 37:97'de Kur'an bize Hz. İbrahim'in zulüm ateşine maruz kaldığını ama buna karşı gösterdiği direnç sayesinde sonraki hayatında üstün bir manevî güce, ruhsal kararlılığa ve iç huzuruna (selâm) eriştiğini temsîlî bir üslup içinde anlatmaktadır. Selâm teriminin daha derin anlamı ve çağrışımları hk. bkz. 5:16 ve ilgili 29. not.

70. Bu arada onlar İbrahim'e tuzak kurmaya çalıştılar; ama Biz onların bütün yapıp-ettiklerini boşa çıkardık: (65)

65 - Bundan sonraki ayetten anlaşıldığı gibi, Hz. İbrahim anayurdundan ayrılarak halkını kendi manevî cehaletiyle başbaşa bıraktı.

71. ve o'nu da, [kardeşinin oğlu] Lût'u da, gelecek bütün çağlar için (66) kutlu kıldığımız bir beldeye ulaştırarak kurtardık.

66 - Lafzen, "âlemler için" yahut "bütün insanlar için"; Hz. İbrahim ile Hz. Lût'un ulaştırıldığı beldeden kasıt, sonraları uzun bir peygamberler zincirine anayurt olacak olan Filistin'dir. (Hz. İbrahim'in doğduğu yer, içinde çoktanrıcılığa karşı ilk mücadelelerini verdiği Mezopotamya'daki Ur şehridir.)

72. Ve o'na ayrıca (67) İshâk'ı ve [İshâk'ın oğlu] Yakub'u armağan ettik, ve o'nların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık;

67 - Yani, Hz. İshâk'tan yıllar önce doğan büyük oğlu Hz. İsmail'e ilave olarak (nâfileten).

73. ve o'nları buyruklarımız doğrultusunda (başkalarına) yol gösteren önderler yaptık; çünkü onlara iyi ve yararlı işler yapmayı, salât konusunda duyarlı ve devamlı olmayı, arınmak için verilmesi gereken şeyi vermeyi vahyettik; böylece onlar hep Bize kulluk ettiler.
74. VE LÛT'a da [doğru ile eğrinin seçiminde] sağlam bir muhakeme yetisi ve ilim verdik; ve o'nu çirkin davranışlar ortaya koyan bir toplumun elinden kurtardık. (68) [Bu toplumu ise yok ettik, çünkü] gerçekten günaha gömülüp gitmiş yoz bir toplumdu.

68 - Hz. Lût kıssası için bkz. 7:80-84, 11:77-83 ve 15:58-76.

75. Ve (Lût'u) rahmetimizle kuşattık: çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.
76. VE NÛH[u da hatırla]; hani, o [İbrahim ve Lût'tan] çok önce [Bize] yakarmıştı ve Biz de o'nun (bu yakarışına) cevap vermiş, o'nu ve o'nunla beraber olanları büyük bir felaketten kurtarmıştık; (69)

69 - Yani, Tufandan. Hz. Nûh kıssasından Kur'an'ın muhtelif yerlerinde ve özellikle 11:25-48'de bahsedilmektedir. Tufan'ın kendisiyle ilgili olarak bkz. 7. sure, 47. not.

77. o'nu ayetlerimizi yalanlayan bir topluma karşı korumuştuk; gerçekten de günaha gömülüp gitmiş bir toplumdu onlar ve bu yüzden Biz de onların hepsini boğuverdik.
78. VE DAVUD ile Süleyman[ı da an]: Hani bu ikisi, bir topluluğa ait koyun sürüsünün geceleyin girip otladığı bir ekin hakkında hüküm vereceklerdi ve Biz de o'nların bu hükümlerine tanık idik; (70)

70 - Yukarıdaki ayette temas edilen kıssanın -ya da, daha doğru bir deyimle, menkıbenin- izahı için dayandığımız tek kaynak Hz. Peygamber'in Sahâbîleridir; çünkü ne Kur'an ne de güvenilir Hadis kaynakları bu konuda herhangi bir açıklama vermemektedir. Bununla birlikte, pek çok Sahâbî ve onların erken ardıllarının (tâbi‘ûn), bir ya da iki önemsiz ayrıntının dışında, kıssanın özü hakkında tam bir fikir birliği içinde olmaları, onun o devirde eski Arap sözlü geleneğinde çok bilinen bir rivayet olduğunu gösterir gibidir (karş. aşağıda 77. not). Kıssaya göre, bir koyun sürüsü geceleyin yolunu şaşırarak komşu tarlaya girer ve orada ekini tahrip eder. Dâvâ, bir hükme bağlaması için Hz. Davud'un önüne getirilir. Hz. Davud, olayın koyun sahibinin ihmalinden doğduğunu görerek, değeri, aşağı yukarı tahrip edilen ekinin değerine denk olan sürünün olduğu gibi tarla sahibine tazminat olarak verilmesine hükmeder. Ama Hz. Davud'un genç oğlu Hz. Süleyman bu cezayı fazla sert bulur; çünkü dâvâlının varı yoğu bu koyun sürüsüdür; oysa, yapılan tahribat geçici mahiyette olup, yalnızca bir yıllık ürünün, bir yıllık gelirin ziyanıyla alakalıdır. Bu sebeple Hz Süleyman, babasına hükmün değiştirilmesi gerektiğini ve koyun sürüsünün sadece bir yıllık geçici intifâ hakkının (süt, yün, o yıl doğan kuzular vb.) ekin sahibine verilmesinin, koyun sahibininse, eski haline getirinceye kadar tarlayı ıslah ve onarımla yükümlendirilmesinin ve sonunda tarlanın da, koyunların da eski sahiplerine iade edilmesinin uygun olacağını söyler. Ancak bu yolla hem dâvâcının uğradığı kayıp bütünüyle giderilmiş, hem de dâvâlı mağdur edilmemiş olacaktır. Hz. Davud oğlunun ortaya koyduğu çözümün kendisininkinden daha adil olduğunu görerek davayı bu yönde karara bağlar. Fakat, Hz. Davud'un kendisi de, en az Hz. Süleyman kadar derin bir adalet duygusuyla hareket ettiği içindir ki, Allah -Kur'an'ın deyişiyle- "o'nların bu hükümlerine tanıktı".

79. ve bu olayda Süleyman'ın dâvâ konusunu [daha derinden] anlamasını sağladık; bununla birlikte, Biz her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim bahşetmiştik. (71) Ve Bizim sınırsız kudret ve yüceliğimizi anarken, dağı taşı ve kuşları (72) Davud'un çağrısına boyun eğdirdik; (73) ve Biz [dilediğimiz her şeyi] yapabilme kudretine sahibiz.

71 - Yani, Hz. Süleyman'ın sözü geçen dâvâdaki yargısı daha isabetli olmakla birlikte, bu durum Hz. Davud'un ilk hükmündeki adaleti yerine getirme niyetini çürütüp bu hükmün hukukî değerini ortadan kaldırmaz.

72 - Hz. Davud'un Mezmurlarına (ilahîlerine) ilişkin bir atıf; bu ilahîlerde Hz. Davud, "yedi gök ve yer ve onların içinde yer alan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır" (17:44) ya da "göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ın sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır" (57:1) gibi Kur'ânî ayetler doğrultusunda, bütün tabiatı Allah'ı tesbîh etmeye, O'nun kudret ve yüceliğini anmaya çağırmaktadır.

73 - Lafzen, "... boyun eğmeye zorladık".

80. Ve sizin için o'na, sizi her türlü korkuya karşı [Allah'a karşı sorumluluk bilinci giysisiyle] zırhlandıracak (üstün) bir korunma sanatı öğrettik; peki, [bütün bunlar için] şükrediyor musunuz? (74)

74 - Lebûs ismi, "giysi" yahut "giysiler anlamına gelen libâs yahut libs sözcükleriyle eş anlamlıdır (Kâmûs, Lisânu'l-‘Arab). Fakat bu tabir İslam öncesi dönemde nadiren "zırh" ya da "savaş giysisi" anlamında kullanıldığı için (a.g.e.) klasik müfessirler yukarıdaki anlam örgüsü içinde bu anlamda kullanıldığını söylemekte ve bu görüşlerini -bu konuda tek dayanak olmak üzere- Katâde'nin "Davud zincirli zırhı yapan ilk kişiydi" yolundaki yorumuna dayandırmaktadırlar (Taberî). Bu görüşün bir uzantısı olarak, cümlenin sonunda geçen be's tabirini, sözcüğün yan anlamları durumundaki "savaş" ya da "savaştaki şiddet" anlamında ele alarak ayetin ilgili kısmını "sizi [birbirinize karşı girişeceğiniz] şiddet hareketlerine karşı koruyup güçlendirsinler diye, o'na (Hz. Davud'a) sizin için zırh (yahut "savaş giysisi") yapmasını öğrettik" şeklinde aktarmaktadırlar. Oysa, hatırda tutulmalıdır ki, be's sözcüğü aynı zamanda "zarar/felaket", "bahtsızlık/musibet", "darlık/sıkıntı" ve nihayet "tehlike" anlamını da taşımakta ve dolayısıyla, en geniş anlamıyla, sıkıntı ya da korkuya yol açan şeylere delalet etmektedir (Tâcu'l-‘Arûs). Sözcüğü bu anlamıyla ele alırsak, lebûs tabiri de buna bağlı olarak birincil anlamıyla, yani "giysi" olarak anlaşılabilecek ve bu bizi, Kur'an'ın 7:26'da temas ettiği "Allah'a karşı sorumluluk giysisi" (libâsu't-takvâ) kavramına ulaştıracaktır. Bu anlamda yorumlandığı zaman yukarıdaki ayet, Allah'ın Hz. Davud'a, yandaşlarını, hem birbirlerine karşı duydukları korkuya, hem de bilinmeyene karşı duydukları bilinçaltı korkulara karşı koruyacak derin bir takvayla (Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle) eğitme sanatını öğrettiğini ifade etmektedir. Ayeti noktalayan "Peki, [bu lütuf için] şükrediyor musunuz?" şeklindeki belâgat gereği olan soru cümlesi, genellikle, insanın Allah tarafından kendisine bahşedilen manevî nimeti yeteri kadar takdir etmediğini ve dolayısıyla, gereği gibi şükretmediğini işaret etmektedir.

81. Kutlu ülkeye doğru o'nun buyruğuyla esip gitsin diye (75) o zorlu rüzgarı Süleyman'ın buyruğuna [Biz verdik]; çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.

75 - Bu ifade, öyle görünüyor ki, hesapsız zenginlikleri Filistin'e ("kutlu kıldığımız ülkeye") taşıyarak Hz. Süleyman'ın dillere destan zenginliğini meydana getiren gemi filolarını îma ediyor.

82. Baş eğmeyen güçlerden [de o'nun buyruğuna verdiklerimiz vardı ki] (76) bunlar o'nun için dalgıçlık ve (bu türden) başka işler yaparlardı. Bu güçleri de gözetim altında tutan yine Bizdik. (77)

76 - Bu özel anlam örgüsü içinde şeyâtîn (lafzen, "şeytanlar") terimi için benimsediğimiz karşılık ("baş eğmeyen güçler"), şeytân teriminin "baş eğmeyen", "aşırı derecede kibirli/dik başlı" ya da "küstah" anlamına gelen deyimsel kullanımına dayanmaktadır (karş. Lane IV, 1552). Buradan yola çıkılarak, ayetin baş eğdirilip köleleştirilen düşman güçlere yahut Hz. Süleyman'ın denetim altına alıp yararlandığı tabiat güçlerine işaret ettiği söylenebilir; ayrıca, bkz. bundan sonraki not.

77 - Burada da, Hz. Süleyman'la ilgili başka bölümlerde de, Kur'an, o'nun ismiyle bitişen ve gerek Yahudi-Hristiyan kültürünün, gerekse İslam öncesi Arap halk kültürünün ayrılmaz parçası halinde yaşayan muhtelif şiirsel menkıbelere atıfta bulunmaktadır. Kur'an'da yer alan bu bahislerin "rasyonel" bir tarzda yorumlanması, kuşkusuz mümkündür; ama, böyle bir çaba bizce pek de gerekli değil. Çünkü bu menkıbeler, Kur'an'ın ilk defa hitab etmek durumunda olduğu toplumun hayal gücüyle öylesine derinden yoğrulmuştu ki, Hz. Süleyman'ın olağanüstü gücünden ve hikmetinden söz eden bu efsanevî hikayeler zaman içinde başlıbaşına kültürel bir gerçeklik, bir ifade ve üslup özelliği kazanmış ve bunun için de, Kur'an'da verilmek istenen belli ahlakî gerçeklerin temsîlî olarak yansıtılması için başvurulabilecek son derece uygun ifade araçları ya da ifade birimleri haline gelmişlerdir. Bunun içindir ki Kur'an, bunların efsanevî mahiyetlerini doğrulamak ya da yalanlamak yönünde konu dışı bir değerlendirme ortaya koymadan, onları, insanın sahip olabileceği her türlü gücün ve ihtişamın nihaî kaynağının Allah olduğu, bazan mucizevî sınırlara varsa bile, beşerî hüner ve dehânın ulaşabildiği tüm başarıların Allah'ın üstün yaratma gücünün tezahüründen ibaret olduğu fikrini etkileyici bir biçimde ortaya koymak için bir fon, bir üslup ve ifade aracı olarak kullanmaktadır.

83. VE EYYUB'u [da an ki] o: "Ey Rabbim, dert beni buldu; ama Sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye yakarmıştı. (78)

78 - Hz. Eyyub'un başlangıçtaki ikbal ve bahtiyarlığını, sonraki imtihan ve sıkıntılarını, varını yoğunu ve bütün çocuklarını kaybetmesini, çektiği ağır hastalığı ve derin umutsuzluğu ve nihayet gösterdiği sabra karşılık Allah tarafından ödüllendirilmesini anlatan kıssa Eski Ahid'de (Eyyub'un Kitabı) bütün ayrıntılarıyla yer almaktadır. Kitâb-ı Mukaddes'deki yüksek felsefî çizgiler taşıyan bu destansı hikaye, büyük bir ihtimalle eski Nebatî (Kuzey Arabistan'da yaşayan Arap boyu) bir şiirin -boyun bugün kullandığı dilden de anlaşılacağı üzere- İbranice bir tercümesi ya da şerhidir; çünkü "eski Sâmî dünyasının ürettiği en güzel şiirsel metin durumundaki bu parçanın sahibi olan Hz. Eyyub, isminden ve kitabında sözü geçen muhitten (Kuzey Arabistan) anlaşılacağı üzere, Yahudî değil Araptır (Philip K. Hitti, History of the Arabs, London 1937, s. 42-43). Allah'ın kendisiyle "konuştuğu"ndan söz edildiğine göre, Hz Eyyub, Kur'an'da güçlüklere göğüs germekteki erdemiyle (sabr) kişileştirilen bir peygamber olarak peygamberler zinciri içinde yer almaktadır.

84. Bunun üzerine, o(nun bu yakarışı)na karşılık verdik ve o'nu çektiği dertten kurtardık; ayrıca, o'na katımızdan bir rahmet ve Bize kulluk edenlere bir ders olmak üzere, sayılarını bir kat artırarak yeni bir zürriyyet (79) verdik.

79 - Lafzen, "ailesini" -yani, ölenlerin yerini almak üzere sonradan olan çocukları.

85. VE İSMAİL ile İdris[i] (80) ve [o'nlar gibi] kendisini andla [Allah'a] bağlayan herkesi (81) [an ki]: o'nların hepsi darlığa göğüs geren kimselerdi,

80 - Bkz. 19. sure, 41. not.

81 - Lafzen, "sorumlu olan" yahut "andla bağlanan" herkesi. Zu'l-kifl ifadesi, "[bir şeyden ya da bir kişiden] sorumlu oldu" anlamındaki keffele ve özellikle bu fiilin tekeffele ("[bir şeyi yapmayı] tekeffül etti/üzerine aldı") türevinden yapılmıştır. Klasik müfessirler zu'l-kifl tabirini her ne kadar belli bir peygamberin ismi ya da sıfatı olarak alıyorlar ve onu, rastgele İlyas, Yeşu, Zekeriya ya da Hezekiel ile özdeşleştiriyorlar ise de, bu konuda tek bir güvenilir Hadis'e, yahut zayıf da olsa herhangi bir mesnede sahip olmadığımıza göre, bizce böyle bir "kişileştirme"yi haklı gösterecek herhangi bir sebep yoktur ortada. Bu yüzden, kanaatimizce, burada (38:48'de geçen benzer ifadede olduğu gibi), hepsi de kendilerini Allah'a andla bağlayan ve O'nun mesajını insanlara ulaştırmakla sorumlu olan kimseler olduğuna göre, peygamberlerin her biri için kullanılan ortak bir deyimle karşı karşıyayız.

86. ve bu yüzden o'nları(n hepsini) rahmetimizle kuşatmıştık; gerçekten de o'nlar dürüst ve erdemli kimselerdi!
87. VE O BALIK olayının kahramanı[nı (82) da an]; hani, o gücümüzün kendisine ulaşamayacağını sanarak öfkeyle çıkıp gitmişti! (83) Ama sonra [düştüğü bunalımın] derin karanlığı içinde: "Senden başka tanrı yok! Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen her şeyin üstündesin: doğrusu ben gerçekten büyük bir haksızlık yaptım!" (84) diye seslenmişti.

82 - Yani, 37:139 ve devamında bahsedildiği, Eski Ahid'de (Yunus'un Kitabı) ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere "büyük bir balığın" yuttuğu söylenen Yunus Peygamber.

83 - Az çok Kur'ânî atıflarla çakışan Kitâb-ı Mukaddes'deki anlatıma göre, Hz. Yunus, Asur Devleti'nin başşehri Ninova'ya gönderilen peygamberdir. İlk tebliğleri bu şehrin ahalisi tarafından ilgisizlikle karşılanınca onlara kızar ve Allah tarafından kendisine yüklenen görevi bırakır; Kur'ânî deyişle "kaçak bir köle gibi... kaçar" (37:140). Hz Yunus'un geçici olarak cezalandırılması, sonra kurtuluşu ve pişman olup tevbe etmesine Kur'an'ın başka yerlerinde (örn. 37:139-148) ve ilgili notlarda temas edilmiştir. Bu ve bundan sonraki ayette de bu ceza, tevbe ve kurtuluşa işaret edilmektedir. (Yunus Peygamber'in halkının ıslah ve kurtuluşu ise 10:98 ve 37:147-

84 - Lafzen, "Doğrusu, zalimlerden biri olmuştum".

88. Bunun üzerine, Biz de o'nun bu yakarışına karşılık vermiş ve o'nu düştüğü bunalımdan, sıkıntıdan kurtarmıştık. İnananları Biz işte böyle kurtarırız.
89. VE ZEKERİYA[yı da an ki o'nu da böyle kurtarmıştık;] hani, o da Rabbine seslenerek: "Ey Rabbim!" demişti, "Beni çocuksuz bırakma; fakat, [beni varissiz bıraksan bile, biliyorum ki] herkes göçüp gittikten sonra kalıcı olan biricik varlık Sensin!" (85)

85 - Lafzen, "varislerin en hayırlısı sensin". 15:23 hk. 22. notta açıklanan bir ifade. Parantez içinde verdiğimiz açıklayıcı ifade, Zemahşerî ve Râzî'nin bu cümleye ilişkin açıklamalarına dayanmaktadır. Vaftizci Yahyâ'nın babası olan Zekeriya hk. daha ayrıntılı atıflar için bkz. 3:37 vd., 19:2 vd.

90. Ve bunun üzerine o(nun bu yakarışı)na da karşılık verdik ve karısını o'nun için çocuk doğurabilecek hale getirerek (86) o'na Yahyâ'yı armağan ettik; doğrusu bu üç kişi iyi ve yararlı işlerde birbiriyle yarışır ve Bize korku ve umutla yakarırlar; Bize karşı her zaman saygı ve duyarlık gösterirlerdi.

86 - Lafzen, "karısını o'nun için iyileştirdik" -yani, kısırlığını giderdik.

91. VE O iffetini koruyan (kadın)ı da (an) ki, Biz ona ruhumuzdan (87) üflemiş, onu ve oğlunu bütün insanlar için [rahmetimizin] bir simgesi (88) kılmıştık.

87 - Burada Hz. Meryem'in Hz. İsa'ya hamile kalmasıyla ilgili olarak kullanılan temsîlî ifade yaygın -fakat hatalı- bir biçimde sanki sadece o'nun doğumuyla ilgiliymiş gibi yorumlanagelmiştir. Gerçekte ise, Kur'an aynı ifadeyi, genel olarak insanın yaratılışıyla ilgili olarak üç ayrı yerde daha kullanmaktadır; yani: 15:29 ve 38:72'de: "Ona biçim verip ... Kendi ruhumu üflediğim zaman"; ve 32:9'da: "ve sonra ona şekil verir [lafzen, "verdi"] Kendi ruhundan üfler [lafzen, "üfledi"]. Özellikle zikredilen son ifadenin içinde yer aldığı pasaj (yani, 32:7-9) son derece açık bir biçimde göstermektedir ki Allah'ın "ruhundan üflemesi" her insan için sözkonusudur. Aynı anlayış doğrultusunda yukarıdaki ayeti yorumlarken Zemahşerî: "Allah'ın bir beden (ya da varlığa) ruhundan üflemesi ona hayat vermesi anlamınadır" demektedir; bu açıklamayı Râzî de paylaşmaktadır. (Bu konuda, ayrıca bkz. 4:171 hk. 181. not). Hz. Meryem'in, deyimsel olarak "iffetini koruyan kadın" anlamına gelen elletî ehsanet fercehâ (lafzen, "mahrem yerlerini koruyan") ifadesiyle tanımlanmasına gelince, hatırlanmalıdır ki ihsân terimi (lafzen, "[kişinin] tehlike ya da kötülüğe karşı korunmuş olması") "yasak ve kınanmış olan şeyden kaçınma" gibi deyimsel bir anlam taşımaktadır (Tâcu'l-‘Arûs); burada yasak ve kınanmış olan şeyden kasıt, özellikle meşru olmayan cinsel ilişkidir ve hem kadın hem de erkek için sözkonusudur; bu itibarla, sözgelimi muhsan ve muhsane tabirleri Kur'an'ın başka yerlerinde, sırayla, "iffetsizliğe karşı [evlilikle] korunan" erkek ve kadın anlamında kullanılmaktadır. Bunun içindir ki, hem yukarıdaki ayette, hem de 66:12'de Hz. Meryem'le ilgili olarak geçen elletî ehsanet fercehâ ifadesi, yalnızca, onun çok bilinen iffetini, düşüncede de, eylemde de ahlaken yasak ve kınanmış olan her şeyden tam bir korunma/sakınma içinde olduğunu ve dolayısıyla (4:156'da ve kapalı bir biçimde 19:27-28'de temas edilen, Hz. İsa'nın meşru olmayan bir birleşmenin ürünü olduğu yolundaki) herhangi bir iftira ya da kara çalmaya mesnet olabilecek her türlü hafiflikten uzak olduğunu dile getirmektedir.

88 - Âyet terimine verilen bu anlam için bkz. 17. sure, 2. not ve 19. sure, 16. not.

92. [SİZ EY inananlar,] gerçek şu ki, bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir: çünkü hepinizin Rabbi Benim; öyleyse [yalnızca] Bana kulluk edin! (89)

89 - Söylem, 48-91. ayetlerde, hepsi de Allah'ın birliği, eşsiz-ortaksız olduğu ilkesini tebliğ eden önceki bazı peygamberleri hatırlattıktan sonra, O'na inananların birliğiyle bir arada düşünülmesi gereken tevhid ilkesine dönüyor. (Bkz. 23:51 vd.)

93. Ama insanlar aralarındaki bu birliği paramparça ettiler; (90) (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler[ini unutarak].

90 - Tekatta‘û emrahum beynehum deyimsel ifadesinin anlamı budur. Zemahşerî'nin belirttiği gibi hitabın âniden ikinci çoğul şahıstan üçüncü şahsa dönmesi Allah'ın şiddetli hoşnutsuzluğunun -yani, müminlerin birlik ve beraberliğini bozan ya da bozmaya kalkanlardan "yüz çevirmesinin"- ifadesidir. (Bkz. ayrıca, 23:53 ve ilgili 30. not.)

94. Yine de her kim, hem inanmış, hem de dürüst ve erdemli davranışlardan (bir şeyler) ortaya koymuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir; çünkü, hiç kuşkusuz Biz bunu onun lehine kaydetmekteyiz. (91)

91 - Yani, son derece istenmeyen bir durum olmasına rağmen, sahte tanrılara tapınmaya, sahte manevî/ahlakî değerleri benimsemeye götürmediği takdirde, müminlerin beraberliğinden ayrı ya da uzak düşmek (yahut bu beraberliğin parçalanması) dahî, bu olumsuzluğu giderici yönde dürüst ve erdemli çabalar göstermek şartıyla, affedilmez bir durum değildir (karş. 98-99. ayetler). Bu anlam örgüsü içinde, "yine de her kim ki inanır ..." ifadesinin anlamı budur ve bu 2:62'de ve Kur'an'ın başka muhtelif yerlerinde açıkça dile getirilen ilkenin bir yankısıdır.

95. Bu bakımdan, yok etmeye karar verdiğimiz herhangi bir toplumun, (92) [tuttuğu günahkarca yoldan] bir daha geri dönmesi asla mümkün değildir! (93)

92 - Yani, Allah bir toplumu, yaptıklarından ötürü ortadan kaldırmak istediği zaman, bunu o toplumun seyrek ve geçici sapkınlıkları için değil, fakat tuttuğu günahkarca yollardan vazgeçmeye inatla yanaşmaması, bu yolda bilinçli ve ıslah olmaz bir biçimde ısrar göstermesi yüzünden yapar.

93 - Lafzen, "... bir topluma, geri dönmemeyi ihlal edilmeyecek bir yasa (harâm) olarak koymuşuzdur"; tersi ya da başka türlüsü düşünülemez anlamında (Zemahşerî).

96. Tâ ki, Yecüc ve Mecüc'ün [dünyaya] salınıp, [yeryüzünün] her köşe[sin]den boşalacakları (94) zamana kadar,

94 - Yani, "Yecüc ve Mecüc"ün ortaya çıkışları temsîlinin, yaklaştığının habercisi olduğu Kıyamet Günü'ne kadar (bkz. 18. sure 100. not, özellikle notun son cümlesi): çünkü ancak o Gün'dedir ki, en büyük günahkarlar bile sonunda günahlarının farkında olacak ve faydasız bir pişmanlık duyacaklar. Hadeb terimi, sözlük anlamı olarak, "tümsek" ya da "yükselti" demektir; fakat min kulli hadebin ifadesi, burada "her yönden" ya da "[yeryüzünün] her köşe[sin]den" anlamına deyimsel yüklemiyle kullanılmıştır; ifade bir bütün olarak, Son Saat'in gelip çatmasından önce insanlığı kuşatacak olan toplumsal ve kültürel karışıklığın ya da felaketin karşı durulmaz mahiyetini dile getirmektedir.

97. [ki o zaman] başa gelmesi kaçınılmaz olan [kıyamet] söz[ün]ün gerçekleşmesi de yaklaşmış olacaktır. O zaman ki, hakkı inkara şartlanmış olan kimselerin gözleri yerinden oynayacak ve [birbirlerine:] "Vah bize!" [diye yakınacaklar], "Bu [kıyamet sözüne] karşı hep umursamazlık gösterdik! Çünkü, zulüm ve kötülük yap[maya eğilimli ol]an kimselerdik!" (95)

95 - Yani, bilerek ve herhangi bir mazeret sözkonusu olmaksızın; çünkü bütün peygamberler Kıyamet ve Hesap Günü konusunda insanları uyarmışlardı; karş 14:44-45. "Eğilimli olan" sözleriyle yaptığımız ilave, bir önceki cümledeki ellezîne keferû "hakkı inkara şartlanmış olan kimseler" ifadesinde olduğu gibi, bir niyetlilik ifade etmektedir (bkz. 2:6 hk. 6. not).

98. [O gün onlara:] "Gerçek şu ki, siz ve Allah'ın yerine tapınıp durduğunuz bütün o (düzmece) şeyler cehennemin yakıtısınız: varacağınız yer orasıdır" (96) denecek.

96 - Lafzen, "ona varmak zorundasınız". "Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün o düzmece şeyler" ifadesi sadece sahte tapınma nesnelerini değil, düzmece dinsel otoriteler tarafından vaz‘ ve telkin edilen sahte ahlakî değerleri de içine almaktadır; bütün bunlar ve bunlara dayandırılan sistemler, hepsi "cehennem yakıtı"ndan ibarettirler.

99. Eğer [o tapınıp durduğunuz düzmece nesneler] gerçekten tanrı olsalardı, kuşkusuz, oraya girmezlerdi; ama [işte gördüğünüz gibi,] hepiniz orada yerleşip temelli kalacaksınız!"
100. Orada onların payına ah edip inlemek düşecek; ve orada [başka] bir şey işitmeyecekler. (97)

97 - Şöyle ki, bu dünyada gerçeğin sesine kulağını kapalı tutmanın kaçınılmaz sonucu öteki dünyada manevî "sağırlık" olacaktır; tıpkı gerçeği görmeyenlerin öte dünyadaki nasibinin de körlük ve bir kenara atılmak olacağı gibi (karş. 20:124-126).

101. [Ama,] bakın, kendileri için katımızdan nihaî iyilik ve güzellik [yazılmış] bulunanlara gelince; (98) böyleleri [cehennemden] uzak tutulacaklar:

98 - Yani, inanmaları ve dürüst, erdemli işler yapmalarından ötürü kendilerine cennet vaad edilenlere.
102. onlar (cehennemin) soluğunu (bile) işitmeyecekler ve canlarının arzu edegeldiği şeyler arasında sonsuza kadar yaşayıp gidecekler.
103. [Kıyamet Günü'nün uyandıracağı] o benzeri olmayan büyük korku bile onları kaygılandırmayacak; çünkü melekler böylelerini "Size söz verilen [mutlu] Gün işte bu Gün'dür!" sözleriyle karşılayacaklar.
104. O Gün gökleri sayfaları dürer gibi düreceğiz; [ve] âlemi ilk kez nasıl yarattıysak onu yeniden yine öyle yaratacağız; (99) gerçekleştirilmesini kendi üzerimize aldığımız bir sözdür bu: şüphesiz, Biz [her şeyi] yapabilecek güçteyiz!

99 - Bu konuda bkz. 14:48 ve ilgili 63. not.

105. VE GERÇEK ŞU Kİ, [insanı] uyarıp öğüt verdikten sonra (100) hikmetlerle dolu bütün ilahî kitaplarda yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarımın varis olacağını kaydettik; (101)

100 - Lafzen, "Hatırlatıcıdan (zikr) sonra". Kur'ânî zikr teriminin öteki anlam ve çağrışımları konusunda bkz. bu surenin 10. ayeti hk. 13. not.

101 - Zebûr (lafzen, "yazılı belge" ya da "kitap") terimi "hikmetler kitabı" anlamına gelen bir cins ismidir: bunun içindir ki, Allah tarafından peygamberlere vahyedilen tüm ilahî kitaplar için kullanılabilir (Taberî). "Yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarım varis olacak" ifadesi, açıktır ki, "eğer [gerçekten] inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünü olacaksınız" (3:139) vaadinin bir yankısıdır -Allah'ın insan için öngördüğü yüceliklere erişmenin ancak inanıp dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koymakla mümkün olduğunu dile getiren bir ifade.

106. Şüphesiz, bunda [gerçekten] Allah'a kulluk eden kimseler için bir mesaj vardır.
107. Ve [bunun içindir ki, ey Peygamber,] Biz seni yalnızca, bütün âlemlere (102) rahmetimiz[in bir işareti] olarak gönderdik.

102 - Yani, bütün insanlığa. Kur'an mesajının özüne ilişkin bu temel ilke hk. bir açıklama için bkz. 7:158 ve ilgili 126. not. Kur'ânî vahyin evrenselliği onun üç özelliğinden ileri gelmektedir; ilki: Kur'an mesajı, soy-sop, ırk ya da kültürel çevre gözetmeksizin bütün insanlığa hitab etmektedir; ikincisi: özellikle insanın akıl ve sağduyusuna hitab etmekte ve dolayısıyla ancak gözü-bağlı insanların inanabileceği türden doğmalar önermemektedir; ve nihayet: bilinen bütün dinî metinlerin tersine, Kur'an, ondört yüzyıl önce vahyedildiği günden bugüne tek kelimesi değiştirilmeden ulaşan ve bundan böyle de değiştirilmeden kalacak olan tek kitaptır; çünkü Kur'an, "onu [tüm tahriflere karşı] muhakkak ki, Biz koruyacağız" vaadi doğrultusunda eksiksiz kaydedilmiş ve bugünlere eksiksiz ulaştırılmış tek vahyî mesajdır (karş. 15:9 ve ilgili 10. not). Bu üç özelliği sayesindedir ki Kur'an ilahî vahyin son evresini temsîl etmektedir ve bu vahyi insanlığa ulaştıran Hz. Peygamber de peygamberlerin sonuncusudur. (Kur'ânî deyişle, peygamberlerin "mührü, hatemi", karş. 33:40.)

108. De ki: "Bana yalnızca, (103) tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedildi; o halde artık O'na boyun eğecek misiniz?"

103 - Karş. bu surenin 45. ayetinin ilk cümlesi. Cümlenin devamında atıfta bulunulan ve Hz. Peygamber'in bilgisinin yegane kaynağı olarak ilahî vahye yapılan bu vurgu Arapça'da sınırlayıcı innemâ (yalnızca) edatı vasıtasıyla ifade edilmektedir.

109. Ama eğer [bu gerçeğe] yüz çevirirlerse de ki: "Ben bu gerçeği hepinize aynı şekilde (104) duyurdum; ama artık, size vaad edilen [Hesap Günü'nün] yakın mı, uzak mı olduğunu ben bilemem".

104 - ‘Alâ sevâ' (lafzen, "eşit biçimde/eşit olarak") ifadesi, bu anlam örgüsü içinde iki boyutlu bir yüklem taşımaktadır: yukarıdaki tebliğin açık seçikliği anlamında dosdoğruluk, doğrudanlık ve bir de, bütün insanlara hitab ediyor olması bakımından eşitlik, umumîlik; bu ifadeye ilişkin yukarıdaki çevirimiz de bu boyutların ikisini birden aktarma kaygısını taşımaktadır.

110. "Doğrusu O, sözün açığa vurulanını da bilir, örtüp gizlediklerinizi de bilir.
111. Ve [bana gelince, Hesap Günü'ndeki] bu [gecikmenin] sizin için bir sınama mı, yoksa bir süreye kadar [merhameten yapılmış] bir erteleme mi (105) olduğunu ben bilemem."

105 - Lafzen, "bir süreye kadar verilmiş bir mühlet mi"; yani, imana erişmek için Allah tarafından merhameten verilmiş bir fırsat mı?

112. De ki: (106) "Ey Rabbim! (Aramızda) hakça hüküm ver!" Yine [de ki:] "Rabbimiz Rahmân, sizin [O'na ilişkin] tüm tanımlama gayretlerinize karşı (107) yardımına başvurulabilecek yegane [Hakim]dir!"

106 - Bkz. bu surenin 4. ayeti hk. 5. not.

107 - Lafzen, "tanımlama (ve tasvir) yoluyla [O'na] yakıştırdığınız şeylere karşı (‘alâ)" (bkz. 6:100'ün son cümlesi hk. 88. not); insanı, özündeki duygu ve tasavvur zaafının bir sonucu olarak, müte‘âl, sonsuz ve kavranamaz olan Allah'ı, kendi sınırlı ve beşerî tanım ve tasvirleriyle "yan yana" getirmek yolundaki dar kafalı ve inkarcı yaklaşımlardan ancak Allah'ın kurtarabileceğini işaret eden bir ifade.