Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
38 - Sad
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Nisbeten erken bir dönemde -Hz. Peygamber'in risaletinin dördüncü yılının sonlarında yahut beşinci yılının başlarında- nazil olan bu sure, tamamen ilahî rehberlik meselesine ve "boş gurura kapılmış ve [bu sebeple] bâtıla saplanmış olan" (ayet 2) insanların bu rehberliği reddetmelerine hasredilmiştir. İlk zamanlardan beri bu sure için kullanılan tek başlık -veya, daha doğrusu, anahtar kelime- ilk ayetinin başındaki s (sâd) harfidir.
1. Sâd. (1) DÜŞÜN (2) öğüt ve uyarılarla dolu olan (3) bu Kur'an'ı!

1 - Bkz. Ek II.

2 - Ve tenbih edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 74:32 ile ilgili not 23.

3 - Yahut: "Yücelikle donatılmış olan" (Zemahşerî), çünkü zikr terimi (lafzen, "uyarma" yahut "hatırlama") aynı zamanda "hatırlanan", yani "bilinen", "tanınan" ve mecazî olarak "seçkinlik/yücelik sahibi" anlamlarına gelir. Benim tercih ettiğim çeviri için bkz. 21:10'da (yukarıda olduğu gibi Kur'an'ın kasdedildiği) -onur ve mutluluğa erişmek için- "akılda tutmamız gereken her şeyi kapsayan" şeklinde çevirdiğim fîhi zikrikum ifadesi.

2. Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, boş gurura kapılmış ve [bu sebeple] (doğru yolu bırakıp) yanlış ve eğri yollara sapmışlardır. (4)

4 - Yani, onlar ilahî vahiy gerçeğini kabul etmeye yanaşmazlar; çünkü bunu kabul etmeleri, insanın Allah'a karşı sorumluluğunun kabulü anlamına gelir ama insanın "kendi kendine yeterliliği" şeklindeki küstahça inançta ifadesini bulan boş gururları, bunu yapmalarına izin vermez. Aynı fikir, 16:22'de ve daha genel anlamda 2:206'da ifade edilmiştir. Keza karş. 96:6-7.

3. Onlardan önce kaç nesli (5) [bu günahlarından dolayı] yok ettik! Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (6) [nasıl] yalvarıyorlardı [Bize]!

5 - Karn terimi, sadece bir "nesil"i ifade etmeyip aynı zamanda -ve Kur'an'da sıkça görüldüğü gibi- "belli bir döneme ve çevreye ait halk"ın tümünü, yani kelimenin tarihsel anlamıyla bir "uygarlık"ı simgelemektedir.

6 - Lafzen, "kurtulmak için vakitleri kalmamışken".

4. Şimdi bu [insanlar] aralarından bir uyarıcının çıkmasına şaşmaktadırlar; ve hakikati inkar edenler şöyle diyorlar: "O [sadece] bir büyücü, bir yalancıdır! (7)

7 - Bu pasaj, ilk bakışta müşrik Kureyşliler'in Hz. Peygamber'e karşı takındıkları tavrı anlatmasına rağmen, gerçekte çoğu insanın, hemen her dönemde, "kendi içlerinden" çıkmış birinin -yani, kendileri gibi birinin- Allah'ın vahyine muhatab olduğunu kabul etmeye yanaşmamasını vurgulamaktadır. (Bkz. 50:2, not 2.)

5. O, bütün ilahları (reddedip) bir [tek] ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!" (8)

8 - Saf tarihsel bağlamından koparıldığında bu eleştiri zaman-dışı bir anlam kazanır ve şu şekilde ifade edilebilir: "O, bütün yaratıcı güçlerin ve sıfatların yalnızca kendi inandığı ‘tek Allah'ta' bulunduğunu mu iddia ediyor?" Bu ifade tarzı, birçok insanın, gözlenebilir tabiatın bütün tezahürlerinde Allah'ın eşsiz ve benzersiz varlığının reddedilemez kanıtlarını görüp itiraf etmek yerine, (servet, "şans", sosyal durum, vb. gibi) çeşitli tesadüfî/arızî şartlara veya durumlara insan hayatı üzerinde belirleyici bir güç ve etki -ve dolayısıyla, yarı-ilahî bir konum- yakıştırma eğilimlerini yansıtmaktadır.

6. Liderleri öne atılır: "Pes etmeyin ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin: yapılacak tek şey (9) budur!"

9 - Lafzen, "arzu edilen şey", yahut "yapmanız gereken şey", yani en anlamlı hareket tarzı.

7. Biz, yeni itikatların hiç birinde (10) böyle [bir iddia] duymadık! Bu, [fâni bir insanın] uydurmasından başka bir şey değildir!

10 - Yani, "Günümüzde yaşayan hiçbir itikatta": Bu ifadeyle, Hristiyanlığa ve onun Allah'ın birliği ve benzersizliği kavramı ile çelişen Teslis doğmasına; ayrıca ilahî güçlerin çeşitli biçimlerdeki tecessümü inancına dayanan öteki dinlere (Brahma, Vişnu ve Şiva üçlüsünden oluşan Hinduizm gibi) işaret edilmektedir.

8. Ne yani! [İlahî] uyarı, içimizden bir tek o'na mı indirildi?" Evet, onlar yalnız Benim uyarıma karşı şüphe içindeler. (11) Evet, onlar henüz Benim azabımı (12) tatmadılar.

11 - Lafzen, "onlar ...den şüpheye düşmüşlerdir": Yani, onların güvensizliğine yol açan şey, Hz. Peygamber'in kişiliği değildir, tersine o'nun tebliğ ettiği mesajın özü'dür, ve özellikle de onların düşünce tarzlarına ve sosyal geleneklerine ters düşen Allah'ın mutlak birliği ve benzersizliği konusundaki ısrarıdır.

12 - Zımnen, "hakikati inkar edenlere gösterdiğim azabı".

9. Yoksa onlar, kudret ve lütuf sahibi olan Rabbinin rahmet hazinelerine sahip [olduklarını mı zanneder]ler? (13)

13 - Yani, "kimin ilahî vahiy ile şerefleneceğine karar verme yetkisinin kendilerine ait olduğunu mu zannederler?"

10. Yoksa, göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hükümranlığı onlara mı aittir? Öyleyse [akıllarına gelebilecek] her türlü vasıta ile [benzer ilahî bir makama] ulaşmayı denesinler (bakalım)! (14)

14 - Yani "insanoğlunun, üstün donanımlı olmasından dolayı, bir gün bütün evren ve tabiat üzerinde hakimiyet kuracağını, yani ilahî güç benzeri bir otorite sağlayacağını mı zanneder?" Bu bağlamda karş. 96:6-8 ve ilgili not 4. -Esbâb'ın "akıllarına gelebilecek her türlü vasıta" şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 18:84, not 82.

11. [Fakat] işte bütün insanlar, ne kadar [sıkı şekilde] bir araya gelmiş olsalar da (15) [hakikati kabule yanaşmazlarsa] yenilmeye mahkum olurlar.

15 - Esas olarak "bir askerî birlik" veya "ordu"yu ifade eden cund topluluk adı, aynı zamanda "yaratılmış varlıklar" ve bu bağlamda insan cinsi anlamına da gelir. Mâ edatı ile kullanılınca da "herhangi bir sayıdaki insan"ı ifade eder. Diğer taraftan hizb terimi (çoğulu ahzâb), "parti" veya "aynı düşüncedeki insan grubu" yahut belli bir amaç için "bir araya gelmiş insanlar" anlamına gelir.

12. Daha önce (16) Nûh kavmi, ‘Âd [kavmi] ve [sayısız] direkler üstünde duran çadırların sahibi (17) Firavun [toplumu] da hakikati yalanladılar,

16 - Lafzen, "onlardan önce", yani Muhammed (s)'in tebligatına karşı çıkmış veya çıkmakta olanlardan önce.

17 - Klasik Arapça'da bu eski bedevî deyimi, deyimsel olarak "güçlü bir otorite" yahut "sarsılmaz/yıkılmaz bir güç"ten mecaz olarak kullanılmaktaydı (Zemahşerî). Bir bedevî çadırını ayakta tutan direklerin sayısı, çadırın boyutuna/genişliğine bağlıydı. Bu boyut da, her zaman çadır sahibinin statüsüne ve gücüne göre değişmekteydi: Böylece, güçlü bir kabile reisi için çoğu zaman "sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi" tanımlaması yapılırdı.

13. Semûd [kabilesi] ve Lût kavmi ve [Medyen'in] yemyeşil vadilerinin sakinleri [de aynı şekilde hakikati yalanlamışlardı]: Onların tümü [inkarda] birleştiler.
14. Hepsi de elçileri yalanladılar; ve bu nedenle cezamızı hak ettiler.
15. Ve onları, [şimdi hakikati inkar edenleri,] tek bir [bela] çığlığı beklemektedir: o, bir an bile gecikmeyecektir. (18)

18 - Yani, "Allah'ın koyduğu vadenin ötesinde".

16. Onlar [alaylı bir şekilde]: "Ey Rabbimiz!" derler, "Hesap Günü'nden önce payımıza düşen [cezayı] hemen ver bize!" (19)

19 - Karş. 8:32. İnkarcıların bu alaycı "talebi", Kur'an'ın birçok yerinde daha geçmektedir.

17. [Ama sen, yine,] onların söyledikleri her şeye sabırla katlan ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davud'u hatırla! O, her zaman Bize yönelirdi:
18. [ve bunun için,] her sabah ve her akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken dağları o'na eşlik ettirirdik, (20)

20 - Lafzen, "... etmeye zorladık" yahut "... etmekle görevlendirdik."

19. ve [aynı şekilde] bölük bölük kuşları da: (21) bunlar [hep birlikte] O'na, [kendilerini yaratmış olana,] tekrar tekrar yönelirlerdi.

21 - Bkz. sure 21, not 73.

20. Biz de (buna karşılık) o'nun otoritesini güçlendirmiş ve kararlarında hikmet ve basîret üzere olmasını sağlamıştık.
21. DÂVÂCILARIN kıssasından haberin oldu mu? [Davud'un ibadet ettiği] mâbedin duvarlarına tırmanan [iki kişinin kıssasından]? (22)

22 - Elimizdeki en eski kaynaklara göre, 21-26. ayetlerde anlatılan kıssa, Allah'ın seçtiği peygamberlerin -ki tümü, Hz. Davud gibi, "kararlarında hikmet ve basîret" ile donatılmışlardır- günah işleyip işleyemeyecekleri sorunu ile ilgilidir. Başka bir deyişle, insan tabiatında mevcut olan zaaflara o'nların da maruz kalıp kalmadığı, yahut o'nları "günahtan âri" (ma‘sûm) kılan karakter temizliğine baştan, ilke olarak (a priori) sahip olup olmadıkları sorunu ile ilgilidir. Kıssanın ilk kaynaklarından bugüne aktarılma biçimi (Taberî ve Beğavîye göre, Abdullah b. ‘Abbâs ve Enes b. Mâlik gibi sahâbîler ile hemen arkalarından gelen kuşağın öncü isimleri de dahil), bazı Müslüman ilahiyatçılar tarafından yüzyıllar içinde geliştirilmiş olan, peygamberlerin tabiatları gereği günah işleyemeyecekleri doktrini ile çelişmekte ve o'nların temizliğinin ve bunun gereği olan masumiyetlerinin, iç mücadelelerin ve sınanmaların bir sonucu olduğunu göstermektedir. Böylece, bu masumiyet, doğuştan edinilmiş (bahşedilmiş) bir nitelikten ziyade manevî/ahlakî bir kazanımı temsîl etmektedir. Taberî ve diğer bazı ilk dönem müfessirlerin detaylarıyla naklettiklerine göre, Hz. Davud, evinin damından zaman zaman gördüğü güzel bir kadına aşık oldu. Araştırınca, kadının Uriah adlı bir askerinin karısı olduğunu öğrendi. Kapıldığı tutkunun etkisiyle Hz. Davud, kendi ordu komutanına Uriah'ı kasden çıkarılmış bir savaşa göndermesini emretti. Ölmesi kesin olan bu savaşa gönderilen Uriah'ın savaşta öldürülmesinden hemen sonra Hz. Davud, dul kadınla evlendi (bu kadın daha sonra Hz. Süleyman'ı dünyaya getirdi) ... Bu kıssa, kadının adının Bath-Sheba (II Samuel xi) olduğunu bildiren Eski Ahid'in tasviri ile az çok uyuşur, fakat Hz. Davud'un Uriah'ın ölümünden önce karısı ile ilişki kurduğu şeklindeki iddiasını ise (aynı kaynak xi, 4-5) reddeder -bu iddialar Müslümanlar tarafından her zaman tezyif ve rencide edici bulunarak reddedilmiştir: karş. Dördüncü Halife Ali b. Ebî Tâlib'in sözleri (Zemahşerî'de Sa‘îd b. Museyyeb'den naklen zikredilmiştir): "Her kim Davud'un olayını efsanede belirtildiği şekilde anlatırsa ona yüzaltmış değnek vurun- bu ceza, peygamberlere iftiranın karşılığıdır." (24:4'de belirtilen, herhangi bir kişiyi kesin bir delili olmaksızın zina ile suçlamanın cezasının seksen değnek olduğu hükmü dolaylı olarak hatırlatılmaktadır.) Müfessirlerin çoğuna göre âniden Hz. Davud'un önünde beliren iki "dâvâcı", o'na günahını anlatmaları/hatırlatmaları için gönderilmiş iki melektir. Ancak, onların belirmesinde, Hz. Davud'un kendisinin, işlediği günahın farkına varmış olmasının mecazî anlatımını görmek de mümkündür: en azından, kendisini bir süre etkileyen tutkunun "duvarlarını yıkan" kendi vicdanının sesini duymasının.

22. Davud, onları yanında görünce telaşlanıp korktu; bunun üzerine: "Korkma!" dediler, "Biz [sadece] iki dâvâcıyız. Birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti: şimdi aramızda adaletle karar ver, doğrudan ayrılma ve [ikimize] dürüstlük yolunu göster".
23. "Bu benim kardeşim: Onun doksandokuz koyunu var, benimse [sadece] bir koyunum; buna rağmen, ‘onu bana ver' dedi ve bu tartışmada bana zorla dediğini yaptırdı".
24. [Davud] dedi ki: "Bu [adam] senin koyununu kendininkiler arasına katmayı istemekle sana haksızlık yapmış! Zaten yakınların (23) çoğu birbirlerine aynı şeyi yaparlar, [Allah'a] inanıp doğru ve yararlı işler yapanlar hariç: böylesi de ne kadar az!" Davud, (bunları söylerken) Bizim kendisini sınadığımızı (24) [birden] anladı; bunun üzerine Rabbinden günahını bağışlamasını diledi, secdeye kapandı ve tevbe ederek O'na yöneldi.

23 - Huletâ' (tekili halît) terimi, lafzen, "başkalarıyla veya bir başkasıyla içli dışlı olan [yani, yakın veya dost olan]" demektir. Bu örnekte ise açıkça iki gizemli dâvâcı arasındaki "kardeşliğe" atıfta bulunmakta ve bu sebeple, en güzel karşılık olarak "yakınlar" şeklinde çevrilmiş bulunmaktadır.

24 - Zımnen, "ve bu sınavda kaybettiğini" (Bath-Sheba konusunda).

25. Biz de bu [günahı]nı bağışladık: [öteki dünyada] o'nu Bizim yakınlığımız ve menzillerin en güzeli beklemektedir.
26. [Ve şöyle dedik:] "Ey Davud! Seni [bir Peygamber ve böylece] yeryüzündeki halifemiz kıldık: öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, boş arzu ve heveslere uyma, sonra onlar seni Allah yolundan saptırır: Allah yolundan sapanları ise, Hesap Günü'nü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap bekler!"
27. VE BİZ, hakikati inkar edenlerin sandığı gibi, göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık: (25) Vay hallerine [cehennem] ateşindeki o inkarcıların! (26)

25 - Karş. 3:191. Yukarıdaki ifade Kur'an'da çeşitli şekillerde geçmektedir: Bkz. özellikle 10:5, not 11. Bu örnekte, önceki ayetteki Hesap Günü'nün hatırlatılması ile bir bağlantı kurulmakta, böylece Hz. Davud'un kıssasının özel durumundan daha geniş kapsamlı bir ahlakî öğretiye geçiş yapılmaktadır.

26 - Yani, evrenin -özellikle insan hayatının- bir anlam ve amaç ile yaratıldığı inancının bilinçli olarak reddedilmesi, kaçınılmaz -bazan da fark edilmez- şekilde bütün ahlakî değerlerin reddine, ruhsal/manevî körlüğe ve sonuçta öteki dünyada azabın hak edilmesine yol açar.

28. [Yoksa,] inanıp doğru ve yararlı işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutsaydık? Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları yoldan sapmışlarla bir mi tutsaydık? (27)

27 - Ölümden sonra dirilmeye, hesaba çekilmeye ve ölümden sonraki hayata inanmak, bu pasajda (ayetler 27-28), Allah'a inanmanın mantıkî bir gereği -hemen hemen bir öncülü- olarak sunulmuştur: Nitekim, bu dünyada birçok iyi/dürüst insanın her türlü yoksunluk ve sefalet içinde yüzdüğünü, diğer taraftan birçok bozguncu ve zalimin ise refah ve neşe içinde hayat sürdüğünü gördüğümüzde, ya -hâşâ- Allah diye bir varlığın olmadığını varsayacağız (çünkü adaletsizlik kavramı ile Allah kavramı çelişir), yahut -alternatif olarak- öteki dünyanın var olduğuna ve orada hem iyilerin hem de kötülerin yeryüzünde ahlakî olarak ektiklerini biçeceklerine inanacağız.

29. [Ey Muhammed!] Sana indirdiğimiz bu kutsal ilahî kelâm[da her şeyi açıkladık ki] insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl-iz‘ân sahipleri ondan ders alsınlar.
30. VE BİZ DAVUD'A [oğul olarak] Süleyman'ı armağan ettik; o, ne güzel bir kul[umuz oldu]! O, her zaman Bize yönelirdi. (28)

28 - Yani, devamında verilen örnekte tasvir edildiği gibi, her zaman Allah'ı anardı.

31. [Ve] akşama doğru soylu koşu atları önüne getirildiğinde [bile],
32. "Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır!" (29) derdi; [atlar koşarak uzaklaşıp] gözden kayboluncaya kadar [bu sözleri tekrarladı. (30) Daha sonra,]

29 - Lafzen, "Rabbimi anmamdan dolayı" (‘an) [yahut "sonucu olarak".

30 - Bu parantez içi ifadeler, Râzî'nin bu pasaj ile ilgili yorumuna dayanmaktadır.

33. "Onları bana getirin!" [diye emretti] ve bacakları ile boyunlarını [şefkatle] sıvazlamaya başladı. (31)

31 - Hz. Süleyman'ın güzel atlara karşı sevgisi ile, gerçek Allah sevgisinin, O'nun yarattığı güzelliğin anlaşılması ve takdir edilmesiyle tezahür etmesi gerektiği vurgulanır.

34. Fakat [daha önce] Süleyman'ı tahtının üzerine bir ceset koymak suretiyle denemiştik; (32) bunun üzerine [Bize] yönelmiş [ve]

32 - Bazı müfessirler, bu ayeti açıklarken tamamiyle Talmud kaynaklarına dayanan hayalî hikayeler anlatırlar. Râzî, onların tümünü reddeder ve hiç birinin ciddiye alınamayacağını söyler. Bunun yerine, Hz. Süleyman'ın tahtı üzerine konan "cesed"in, bizzat kendi bedenine ve -mecazî olarak- krallık otoritesine işaret ettiğini ileri sürer. Çünkü bu otorite, Allah'ın koyduğu ahlakî değerlerden beslenmediği sürece "cansız" kalmaya mahkumdur. (Ayrıca, klasik Arapça'da, hastalığın, endişenin, korkunun veya manevî/ahlakî değerlerden yoksunluğun zaafa uğrattığı kişi, "cansız bir beden/ceset" şeklinde tanımlanır.) Başka bir deyişle, Hz. Süleyman'ın ilk imtihanı, yalnızca bir krallık postunu tevarüs etmesi ile gerçekleşmiş ve o'na bu postu manevî/ruhî bir muhteva ve anlam ile donatması görevi tevdî edilmişti.

35. "Rabbim!" demişti, "Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; (33) çünkü sen lütuf sahibisin!"

33 - Yani, kimsenin tevarüs edemeyeceği ve bu nedenle, kıskançlığa ve komplolara maruz kalmayacak manevî bir krallık.

36. Bunun üzerine (34) rüzgarı o'nun emrine verdik ki o'nun direktifi ile istediği yöne doğru kolayca essin; (35)

34 - Yani, o'nun tevazuunun ve "günahlarımı bağışla" duasının işaret ettiği dünyevî ihtiraslardan uzaklaşma azminin bir ödülü olarak.

35 - Karş. 21:81 ve ilgili not 75. Genel olarak Hz. Süleyman'ın kişiliği etrafında oluşturulan birçok efsanenin anlamı için bkz. 21:82, not 77.

37. bütün bozguncu güçleri de [o'nun hizmetine verdik], her tür yapı ustasını ve dalgıcı;
38. ve zincirlerle birbirlerine bağlanmış (36) diğerlerini.

36 - Yani, baskı altına alınmış ve etkisiz hale getirilmiş: Şeyâtîn'in bu bağlamda "bozguncu/baş eğmeyen güçler" olarak çevrilmesi konusundaki açıklama için bkz. 21:82, not 76.
39. [Ve ona dedik:] "Bu Bizim hediyemizdir, onu hiçbir hesap yapmadan başkalarına dilediğin gibi vermen yahut elinde tutman sana kalmıştır!"
40. Kuşkusuz o'nu [öteki dünyada] Bizim yakınlığımız ve menzillerin en güzeli beklemektedir.
41. KULUMUZ EYYUB'U da (37) hatırla, o'nun Rabbine şöyle seslendiğini: "Şeytan bana [tam bir] bıkkınlık ve azap (38) vermektedir!"

37 - Bkz. 21:83, not 78.

38 - Yani, azabın sonucu olarak hayata karşı bezginlik. Allah'ın kendisini sınamakta olduğunu anlar anlamaz Hz. Eyyub, hissettiği müthiş ümitsizlik ve bezginliğin -ki Eski Ahid'de (Eyyub'un Kitabı iii) dolaylı olarak tasvir edilmiştir- "Şeytan'ın vesvesesi" olarak tanımlanan şeyin sonucu olduğunu görür: Hz. Eyyub'un kıssasının yukarıdaki anlatımından çıkarılacak ahlakî ders budur.

42. [Bunun üzerine kendisine:] "Ayağını [yere] vur: İşte yıkanabileceğin ve içebileceğin bir soğuk su!" (39) dedik.

39 - Klasik müfessirlere göre, şifa veren bir suyun mucizevî bir şekilde çıkması, Hz. Eyyub'un bedenî ve zihnî sıkıntılarını sona erdirdi.
43. Ona katımızdan bir rahmet ve bütün akıl-iz‘ân sahiplerine bir uyarı olmak üzere mevcut nüfuslarını iki katına çıkaran yeni bir nesil (40) armağan ettik.

40 - Lafzen, "ailesini" (karş. 21:84 ve ilgili not 79).

44. [Ve sonunda o'na dedik ki:] "Şimdi eline bir demet ot al, onunla vur ve yeminini yerine getir!" (41) Gerçekten Biz o'nu sıkıntılara karşı sabırlı gördük: o, ne güzel bir kulumuzdu, daima Bize yönelirdi!

41 - Kitâb-ı Mukaddes'in anlatımına göre (Eyyub'un Kitabı ii, 9), Hz. Eyyub'un çaresiz sıkıntılar içinde çırpındığı dönemde karısı, inancında direnmesinden dolayı kocasına kızdı: "Bu sadakatte direnecek misin hâlâ? Allah belanı versin, öl!" Klasik Kur'an müfessirlerine göre Hz. Eyyub, Allah kendisine sağlık verirse karısını sapkınlığından dolayı yüz sopa ile cezalandıracağına yemin etti. Fakat iyileşince acele ile yaptığı yeminden dolayı pişmanlık duydu, çünkü karısının "sapkınlığı"nın kendisine karşı sevgi ve şefkatinin bir ürünü olduğunu anladı; bunun üzerine kendisine inen vahiyde, karısına, "yüz veya daha fazla saptan oluşan bir deste ot" ile bir kere vurarak yeminini sembolik bir şekilde yerine getirmesi bildirildi. (Karş. 5:89 -"Allah sizi düşünmeden ağzınızdan kaçırıverdiğiniz yeminlerden dolayı sorumlu tutmaz".)

45. [HEPSİ DE] güçlü bir iradeye ve keskin bir kavrayış yeteneğine sahip olan İbrahim, İshâk ve Yakub'u hatırla:
46. Biz onları arı-duru bir düşünce aracılığıyla temizledik: öteki dünyayı (42) gözetme [düşüncesiyle].

42 - Lafzen, "[nihaî] yurdunu".

47. Ve Bizim nezdimizde onlar gerçekten seçkin, hayırlı kimseler arasındaydılar.
48. İsmail'i, Elyesa'yı (43) ve [o'nlar gibi] kendisini [Bize] adayan (44) herkesi an: onların tümü hayırlı kimselerdi!

43 - Kitâb-ı Mukaddes'e göre Hz. İlyas'tan sonra gelen peygamber (bkz. sure 37, not 48).

44 - Zulkifl'in "kendisini bize adayan" şeklinde çevirisinin bir açıklaması için bkz. sure 21, not 81.

49. BU, [Allah'a inananlar için] bir uyarıdır. Çünkü, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanları bütün menzillerin en güzeli beklemektedir:
50. Kapıları ardına kadar açık sonsuz mutluluk, esenlik bahçeleri, (45)

45 - Kur'an'da ‘adn isminin geçtiği onbir yerde -ki bu örnek onların ilkidir- bu isim, cennet "bahçeleri"nin bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Bu isim, esas olarak "[bir yerlerde] kaldı" veya "[bir şeyleri] muhafaza etti" -yani devamlı olarak- anlamlarına gelen ‘adene fiilinden türetilmiştir: karş. ‘adentu'l-beled ifadesi ("ülkede sürekli kaldım" [yahut "yerleştim"]. Kitâb-ı Mukaddes'in İbranîcesi'nde -ki esasta eski bir Arapça lehçesinden başka bir şey değildir- benzer bir isim olarak kullanılan ‘eden, aynı zamanda "sevinç", "haz" veya "mutluluk" anlamlarını da taşımaktadır. Bu sebeble ‘adn'ı "sonsuz mutluluk, esenlik" şeklinde, her iki kavram birliğini de ifade edecek şekilde çevirdim. Kur'an'ın birçok yerinde olduğu gibi, bu mutluluk/esenlik burada, dünyevî zevkleri çağrıştıran tasvirlerle ifade edilmiş ve böylece insanın daha kolay tahayyül etmesi sağlanmıştır.

51. orada uzanıp dinlenecekler; [ve] her tür meyveyi ve içeceği, [serbestçe] isteyebilecekler,
52. yanıbaşlarında yumuşak bakışlı, uyumlu eşler olacak. (46)

46 - Lafzen, "bakışları kontrollü/sınırlı", yani çekingen/mutedil bakışlara sahip olan ve gözlerini yalnızca eşlerine diken (Râzî). Cennetin güzelliklerinin bu mecazî anlatımı, Kur'an'da üç kez geçmektedir. (Kronolojik olarak ilki olan yukarıdaki örnekte ve ayrıca 37:48 ve 55:56'da). Bu ifade, mecazî olarak, bu dünyada sevdikleri ve kendilerini sevenler ile ahirette buluşacak olan her iki cinsin hayırlılarına işaret etmektedir: çünkü, "Allah, inanan erkeklere ve kadınlara içinde yerleşip kalacakları, içlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı hasbahçeler vaad etmiştir" (9:72); ve "ister erkek, ister kadın olsun, iman edip [yapabileceği] doğru ve yararlı işler yapan kimse cennete girer" (4:124, benzer ifadelere sahip olan 16:97 ve 40:40). Son olarak, 36:56'da, cennette "onlar ve eşleri sedirler üzerinde yatıp uzanacaklar" denmektedir -yani, birlikte ve birbirleriyle sükûnet ve huzur bulacaklardır. ("birbirleriyle uyumlu" şeklinde çevirdiğim etrâb teriminin açıklaması için bkz. 56:38, not 15).

53. İşte bu, Hesap Günü için size verilen sözdür:
54. Bu, [size] vereceğimiz tükenmeyen nimetimizdir!
55. Bu, [dürüst ve erdemliler içindir]: doğruluk ve dürüstlük sınırlarını aşanları ise en kötü bir akibet beklemektedir:
56. Onlar cehennemi tadacaklar, ne fecî bir meskendir o!
57. Bu, [işte böyleleri içindir,] öyleyse bırak tatsınlar: yakıcı bir ümitsizlik ve buz gibi bir karanlık,
58. ve aynı cinsten (47) azap üstüne azap!"

47 - Lafzen, "aynı türden": yani, Kur'an'ın hamîm ve ğassâk olarak tanımladığı şeylere benzer yoğunlukta. Hamîm'i "yakıcı bir ümitsizlik" şeklinde çevirmem konusunda bkz. sure 6, not 62. Ğassâk terimi ise, "karanlık oldu" yahut "zifiri karanlık bastı" anlamındaki (Tâcu'l-‘Arûs) ğaseka fiilinden türetilmiştir: böylece ğâsik "siyah bir karanlık" ve mecazî olarak "gece" yahut daha doğrusu "kara bir gece" anlamına gelir. Bazı otoritelere göre de ğassâk ismi, "şiddetli [yahut "buz gibi"] bir soğuk" demektir. Bu ikili anlam birliği, bize ruhun "buz gibi karanlığı" kavramını verir ve "yakıcı/sarsıcı ümitsizlik" (hamîm) kavramı ile birlikte inatçı günahkarların öteki dünyadaki ızdıraplarını karakterize eder. Ğassâk teriminin öteki bütün yorumları ise tamamen spekülatif olup hiçbir temele dayanmazlar.

59. [Ve onlar birbirlerine soracaklar: "Gördünüz mü] sizinle birlikte körükörüne [günaha] dalan (48) bu kalabalığı? Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onlar [da] ateşi tadacaklar!" (49)

48 - Yani, "ayarttığınız ve körükörüne arkanızdan giden": Ayartanların çifte sorumluluklarını vurgulayan bir değinme.

49 - Arapça'da "Rahat yüzü görmesinler" veya "görmeyesin" (lâ merhaben bihim veya bikum) ifadesi, bir bedduadır. Burada, -sonraki ayete de aktarılmış olan- ayartan ile ayartılanların karşılıklı çekişmeleri/itirazları anlatılmaktadır.

60. [Ve] onlar, [ayartılmış olanlar,] feryad edecekler: "Hayır, asıl [sorumlu] sizsiniz! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz: Ne kötü bir yer burası!"
61. [Ve] "Ey Rabbimiz!" diye yalvaracaklar, "Bunu kim başımıza getirdiyse onun ateş içindeki azabını kat kat artır!" (50)

50 - Karş. 7:38 (ve ilgili notlar 28 ve 29) ile 33:67-68.

62. Ve ekleyecekler: "Nasıl olur da [dünyada] çarpılmış olanlar arasında saydıklarımızı[n hiç birini] burada görmeyiz,
63. [ve] kendileriyle alay ettiklerimizin? (51) Yoksa [onlar burada da] biz mi göremiyoruz?

51 - Yani, -Kur'an'ın birçok ayetinde işaret edildiği gibi- bu dünyanın çekiciliğine kapılmış olan ve bu sebeple bütün manevî/ahlakî telkin ve tavsiyelere karşı çıkan insanların her zaman horladıkları peygamberlerin ve salih insanların.

64. Cehennem sakinlerinin karşılıklı çekişmeleri [ve şaşkınlıkları] işte böyle sürüp gidecek!
65. DE Kİ [ey Muhammed]: "Ben yalnızca bir uyarıcıyım; bütün mevcudat üzerinde mutlak otorite sahibi olan Tek Allah'tan başka ilah yoktur:
66. göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbi, kudret sahibi ve çok bağışlayıcı!"
67. De ki: "Bu, muazzam bir mesajdır:
68. [nasıl] ondan yüz çevirirsiniz?"
69. [De ki ey Muhammed:] "[İnsanın yaratılışına] karşı çıktıklarında yüce topluluk[ta neler olup bittiği] hakkında bilgi sahibi değildim; (52)

52 - Meleklerin ("yüce topluluk") insanın yaratılışına karşı çıkmalarının mecazî anlamı için bkz. 2:30 vd. ve ilgili notlar 22-24. İnsanın yaratılışının, Allah'ın meleklere bu yeni varlık önünde "yere kapanmaları"nı emretmesinin ve İblis'in buna karşı çıkmasının kıssası Kur'an'da altı kez geçmiştir (2:30-34, 7:11 vd., 15:28-44, 17:61-65, 18:50 ve 38:69-85) ve her defasında da kıssanın farklı bir cephesi vurgulanmıştır. Bu örnekte anlatılan (ki vahiy kronolojisi içinde ilkidir) kıssa, ayet 2:31'de geçen, Allah'ın "Âdem'e bütün isimleri öğretmesi" (bkz. 2:31, not 23) yani, insana kavramsal düşünme yetisi ve dolayısıyla, doğruyu eğriden ayırma yeteneği bahşetmesi ile yakından bağlantılıdır. İnsan bu yetiye sahip kılındığına göre Allah'ın varlığını ve birliğini kavramamasının artık bir mazereti olamaz -önceki pasajda vurgulanan "muazzam mesaj" budur.

70. o, [Allah] tarafından bana vahyedilmemiş olsaydı ben de [size] apaçık bir uyarıda bulunamazdım!" (53)

53 - Lafzen, "ben ancak (illâ innemâ ene) açık bir uyarıcıyım" -Yani, bütün dinî mesajların ve gerçek tebliğin özü olan Allah'ın varlığı ve birliği gerçeğini bilerek inkar etmenin getireceği kendi kendini manevî olarak tahrip etme ihtimali hakkında.

71. [Nitekim] o zaman, (54) Rabbin meleklere demişti: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; (55)

54 - İz edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 2, not 21.

55 - Bkz. 15:26 ile ilgili not 24.

72. ona en uygun biçimi verip Kendi ruhumdan kattığım zaman onun önünde yere kapanın!" (56)

56 - Bkz. 15:29 ile ilgili not 26.

73. Bunun üzerine bütün melekler yere kapandılar,
74. yalnız İblis kapanmadı: O küstahça böbürlendi ve [böylece] hakikati inkar edenlerden oldu. (57)

57 - Bkz. 2:34 ile ilgili not 26 ve 15:41 ile ilgili not 31.

75. [Allah]: "Ey İblis!" dedi, "Kendi ellerimle yarattığım (58) şu [varlığın önünde] yere kapanmaktan seni alıkoyan nedir? [Başka bir yaratık önünde boyun eğmeyecek kadar] kibirli misin, yoksa [yalnız] kendisini üstün görenlerden misin?" (59)

58 - Karş. 36:71'de geçen "ellerimizin meydana getirdiği" mecazî ifadesi ve 42. nottaki açıklama. Bu örnekte insan aklının -ki evrendeki öteki şeyler gibi, Allah'ın "elleri"nin ürünüdür- öteki mahlukat üzerindeki üstünlüğü vurgulanmaktadır (bkz. 2:34, not 25).

59 - Bu "soru" tabii ki, belâğat gereği sorulan (cevap beklemeyen) bir sorudur. Çünkü Allah her şeyi bilendir. Parantez içi ifade ise ("başka bir yaratık önünde boyun eğmek") Zemahşerî'nin bu pasaj ile ilgili yorumunu yansıtmaktadır.

76. [İblis]: "Ben ondan daha üstünüm!" diye cevap verdi, "Beni ateşten, (60) onu ise balçıktan yarattın".

60 - Yani, maddî olmayan ve bu nedenle (İblis'in gözünde) insanın yaratıldığı "balçık"tan daha değerli olan bir şeyden. "Ateş" tutku ve ihtiras sembolü olduğundan, İblis'in yukarıdaki sözü, insanın kalbinde var olan "şeytanî güçler" kavramına ince bir telmihte bulunmaktadır: kontrolsüz tutkuların ve önceki ayette İblis'in, şeytanların (şeyâtîn) öncüsünün, "yalnız kendilerini üstün görenlerden biri" (mine'l-‘âlîn) şeklinde tanımlanması ile sembolize edilen kendi kendine hayranlığın beslediği güçler.

77. [Allah] "Öyleyse" dedi, "bu [meleklik konumu]ndan çık git; çünkü sen artık gözden düşmüş/kovulmuş birisin.
78. Ve benim lânetim Hesap Günü'ne kadar senin üzerinde olacaktır!"
79. [İblis] "Ey Rabbim!" dedi, "O halde herkesin dirileceği Güne kadar bana mühlet ver!"
80. [Allah] "Peki, [öyle olsun]!" dedi, "Sen mühlet verilenlerden oldun,
81. zamanı [yalnız Benim tarafımdan] bilinen Güne kadar". (61)

61 - İblis'e "mühlet" verilmesi, onun zamanın bitimine kadar insanı ayartma gücüne sahip olacağına işaret eder.

82. [Bunun üzerine İblis]: "Senin kudretine andolsun ki, onların tümünü şiddetli bir sapıklığa sürükleyeceğim!" dedi,
83. "Senin ihlaslı kulların dışında [tümünü]!"
84. [Allah,] "O zaman, gerçek şudur!" (62) buyurdu, "ve Ben bu gerçeği söylüyorum:

62 - Karş. 15:41 -"Benim için doğru yol budur"- ve ilgili not 31.

85. Cehennemi seninle ve sana uyanlarla dolduracağım!"
86. DE Kİ [ey Peygamber]: "Bu [mesaj] için sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ve ben sahip olmadığı şeyleri iddia edenlerden değilim. (63)

63 - Mutekellif ifadesi, esas olarak, ister fiiliyatta isterse düşüncede olsun, "üzerine çok fazla şey alan/yüklenen kimse"yi, ve bu nedenle, olduğundan daha fazla görünmeye çalışan ve gerçekte düşünmediğini düşünüyor görünen kimseyi ifade eder. Bu örnekte ise Hz. Peygamber'in herhangi bir "tabiatüstü" konuma sahip olmadığı anlatılmaktadır.

87. Bu [ilahî kelâm], bütün âlemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır.
88. Ve onun anlamını bir süre sonra mutlaka kavrayacaksınız!"