Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
40 - Mumin
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Bu surenin ana teması, insanı evrenin merkezi olduğuna inandıran ve böylece onu, gözlem ve deneye dayanarak kazandığı bilgi ile yetinmeye (ayet 83), görünürde insanın gelişmesine katkıda bulunan -servet, güç yahut "ilerleme" kompleksi gibi- bütün düzmece değerlere ve sahte/hayalî güçlere kulluk etmeye ve ne kadar aşikar da olsa, kendi üstünlük vehmine ters düşen bir hakikati inkar etmeye zorlayan kibirlenmedir, büyüklük taslamadır. İnsanın kendine yeterli olduğu şeklindeki küstahça varsayım, -ilk vahyedilen surelerden biri olan ‘Alak (96) suresinin 6-7. ayetlerinde değinilmiş olan bir yanılgı-, yeniden dirilmenin ve Hesap Günü'nde Allah'ın nihaî yargılayıcılığının (ayet 27) inkarı demek olan, insanın ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duymadığı yargısını da beraberinde getirir. Bu tema, ilk olarak, "yalnızca hakikati inkara şartlanmış olanlar, Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler" (ayet 4) ifadesinde vurgulanmış ve sure boyunca çeşitli şekiller almıştır: Nitekim, "onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur" (ayet 56); ve "Allah'ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır" (ayet 63) çünkü, "Allah kibirli zorbaların kalplerini mühürler" (ayet 35), onları bu dünyada manevî bir körlüğe ve öteki dünyada azaba mahkum eder. Kur'an'da sıkça rastlandığı gibi, bu fikirler, ilk peygamberlerin kıssaları ve geçmiş inkarcıların akibeti hakkındaki değinmeler (ayet 21-22; 82 vd.) aracılığıyla anlatılmaktadır: "Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur" (ayet 85).Surenin ismini oluşturan anahtar kelime, 3. ayetinden alınmıştır. Bu ayette Allah'tan ğâfiru'z-zenb ("günahların bağışlayıcısı") olarak söz edilmektedir. Fakat sure aynı zamanda Mü'min olarak da adlandırılmaktadır. Burada kasdedilen, yanlış yoldaki yurttaşlarını Hz. Musa'nın tebliğinin doğruluğu konusunda ikna etmeye çalışan "Firavun ailesinin mümin ferdi"dir. Otoritelerin tümü, bu surenin ve bunu takip eden altı surenin (ki tümü de Hâ-Mîm sembol harfleri ile başlamaktadır) Mekke döneminin son yıllarına ait olduğunda hemfikirdirler.
1. â-Mîm. (1)

1 - Bkz. Ek II.

2. BU İLAHÎ kelâmın indirilişi, her şeyi bilen, Kudret Sahibi Allah'tandır,
3. günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, lütfu sınırsız olan [Allah'tan].Ondan başka ilah yoktur: varış O'nadır.
4. YALNIZCA hakikati inkara şartlanmış olanlar Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler. Fakat onların yeryüzünde keyiflerince dolaşmaları seni yanıltmasın:
5. Onlardan önce Nûh kavmi, sonra da [Allah'ın elçilerine karşı] birleşen [öteki kavim]lerin tümü (2) hakikati yalanladılar; bu toplulukların her biri kendilerine gönderilen elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak için onlara karşı tuzaklar kurdular; (3) ve hakikati etkisiz hale getirmek için [elçilerin getirdikleri mesaja] yanlış ve yanıltıcı delillerle karşı koydular; bu yüzden onları hesaba çektim: ne çetindir Benim intikamım!

2 - Karş. 38:12-14, bu ayette "birleşenler"in (ahzâb) bir kısmı tek tek sayılmıştır; ayrıca bkz. bu surenin 30. ayeti vd.

3 - Lafzen, "her topluluk kendi elçilerine karşı tuzak kurdu".

6. Böylece hakikati inkara şartlanmış olanlar hakkındaki Rabbinin sözü gerçekleşecektir: Onlar kendilerini [cehennem] ateşinde bulacaklardır.
7. [ALLAH'IN] kudret tahtını[n bilgisini içlerinde] taşıyanlar ve ona yakın olanlar, (4) Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltirler, O'na iman ederler ve [öteki] müminler için bağışlanma dilerler:"Rabbimiz! Sen her şeyi ilmin ve rahmetinle kuşatırsın: tevbe edip yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından onları koru!"

4 - Lafzen, "onun çevresinde olanlar": karş. Zemahşerî'nin 27:8'de geçen havlehâ ifadesini "ona yakın olanlar" şeklinde açıklaması. Yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda Beydâvî, Allah'ın kudret tahtının (‘arş), bkz. 7:54, not 43) "taşınması"nın mecazî olarak anlaşılması gerektiğini söyler: "onu taşımaları ve etrafını çevirmeleri" [yahut "ona yakın olmaları"], ona karşı hassas/dikkatli olmalarını ve ona uygun davranmalarını ifade eden bir mecazdır (mecâz ‘an hıfzihim ve tedbîrihim lehû); yahut Tahtın Sahibi'ne yakın olmaları, O'nun nazarında bir kıymet taşımaları ve O'nun iradesini gerçekleştirme vasıtası olmalarından kinâye'dir". Yukarıdaki ayeti çeviri tarzım, Beydâvî'nin bu yorumuna dayanmaktadır. Allah'ın Kudret Tahtı'na yakın oldukları söylenen varlıklara gelince, klasik müfessirlerin çoğu, Hesap Günü'nde "[Allah'ın] kudret tahtının çevresinde toplanan melekler" (39:75) sembolik imajına dayanarak bu örnekte de özellikle meleklerin kasdedildiğini düşünürler. Ancak, bu ayetin melekleri de kasdettiği inkar edilemese de, sadece onları kasdettiği söylenemez. Soyut yüklemiyle hamele fiili, "o [bazı şeylerin] sorumluluğunu taşıdı" [yahut "üstüne aldı"] anlamına gelir: ve dolayısıyla bu ifadeni aynı zamanda Allah'ın kudreti kavramının muazzam sonuçlarının bilincinde olan ve bu bilinci kendilerinin ve hemcinslerinin hayatlarına yansıtmakla sorumlu bulunan bütün insanları kapsadığı açıktır.

8. "Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve çocuklarından dürüst ve erdemli olanları vaad ettiğin sonsuz esenlik bahçelerine (5) koy -şüphesiz, kudret ve hikmet Sahibi olan yalnız Sensin-

5 - Bkz. 38:50, not 45.

9. ve onları kötü fiiller [işlemek]ten koru: o [Hesap] Gün[ü] kötü fiiller[in lekesin]den kimi korursan onu rahmetinle onurlandırmış olursun: bu büyük bir kurtuluştur!"
10. Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, [o Gün] bir ses onlara şöyle diyecektir: (6) "İmana çağrıldığınız halde hakikati inkara devam ettiğiniz [zaman] Allah'ın size karşı öfkesi, (7) sizin kendinize karşı duyduğunuz [şu anki] öfkenizden (8) daha büyüktür!"

6 - Lafzen, "onlara [şöyle] seslenilecektir" yahut, "[şöyle] çağrılacaklardır".

7 - Allah'a tamamen beşerî bir duygu izafe etmek imkansız olduğundan, bu günahkarlara karşı "Allah'ın öfkesi", onları rahmetinden kovmasını ifade eden bir mecazdır (Râzî), tıpkı Allah'ın onları mahkum etmesi anlamındaki "Allah'ın gazâbı" ifadesinde olduğu gibi (bkz. 1:7 ile ilgili not 4'ün ilk cümlesi).

8 - Yani, "geçmişteki günahlarınızı pişmanlıkla hatırlamanız üzerine duyduğunuz öfkeden".

11. [Bunun üzerine] "Ey Rabbimiz!" diye feryad edecekler: "Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin! (9) Peki, günahlarımızı itiraf ettiğimiz şu anda [bu ikinci ölümden] bir kurtuluş yolu yok mudur?"

9 - Yani, "bizi hayata getirdin, sonra ölümü tattırdın; sonra bizi yeniden dirilttin ve şimdi, yeryüzündeki bilinçli manevî körlüğümüzden dolayı bizi ruhsal bir ölüme mahkum etmektesin".

12. [Ve onlara şöyle denilecektir:] "Bu [başınıza geldi], çünkü Tek Allah'a her çağrıldığınızda bu hakikati inkar ettiniz; ama O'na ortak koşulunca [hemen] inandınız! Artık hüküm, Büyük ve Yüce Allah'ındır!" (10)

10 - Önceki ayetin sonunda yer alan günahkarların sorusunun cevabı, Hz. Peygamber'in şu temsîlî sözünde bulunabilir: "[Hesap Günü,] cenneti hak edenler cennete girecekler, cehennemi hak edenler ise cehenneme. O zaman Yüce Allah şöyle diyecektir: ‘Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı [veya, bazı rivayetlerde "iyiliği"] olan herkesi [cehennemden] çıkarın!' Bunun üzerine, o ana kadar yanmış olan cehennem ehli oradan çıkarılacak ve Hayat Irmağı'na (River of Life) atılacaklar: ve sonra bir akıntının kenarında yeşeren otlar gibi hayata geri dönecekler [lafzen, "filizlenecekler"]; sen onun nasıl sarardığını ve tomurcuklandığını görmez misin?" (Ebû Sa‘îd el-Hudrî'den naklen Buhârî, Kitâbu'l-Îmân ve Kitâbu Bed'u'l-Halk; ayrıca Müslim, Neseî ve İbni Hanbel). "Sararmış" ve "tomurcuklanmış" -yani, taze ve açık renkte- şeklindeki tanımlama, bağışlanan günahkarların yeni hayatlarının tazeliğini gösterir. Bunun, Hesap Günü, günahkarların kendilerine yeryüzünde bir "ikinci şans" verilmesi şeklindeki ümitsiz -çünkü anlamsız- istekleriyle bir ilgisi yoktur (karş. 6:27-28 veya 32:12). Ayrıca bkz. 6:128'in son cümlesi ve buna ait not 114.

13. SİZE [her türlü] işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur: Ama Allah'a yönelmiş olanlardan başkası [bundan] bir ders çıkarmaz.
14. Hakikati inkar edenleri ne kadar öfkelendirse de içten bir inançla yalnız Allah'a bağlanarak O'na dua edin!
15. O, bütün [varlık] derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur. (11) O, Kendi iradesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki [bütün insanları] O'na kavuşacakları Gün[ün (12) gelip çatacağı] konusunda uyarsın;

11 - Lafzen, "... kudret tahtının sahibidir". ‘Arş teriminin anlamı için bkz. 7:54, not 43.

12 - Lafzen, "Kavuşma/Buluşma Günü'nün". Rûh terimini "vahiy" olarak çevirmem konusunda bkz. 16:2, not 2 ve 2:87, not 71.

16. ki o Gün Allah'tan gizli saklı hiçbir şeyleri olmadan [öldükleri yerden] meydana çıkacaklardır. O Gün hükümranlık kimin olacak? Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite Sahibi olan Tek Allah'ın [olacak]!
17. O Gün her insan kazandığının karşılığını görür: O Gün hiçbir haksızlık [yapılmaz]. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir!
18. Bu sebeple, onları yüreklerin boğulurcasına gırtlağa dayanacağı o yaklaşan Gün'e karşı uyar: (o Gün) zalimler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi: (13)

13 - "Şefaat" (şefâ‘at) meselesi ve Kur'an'daki anlamı konusunda bkz. 10:3, not 7.

19. [çünkü] O, art niyetli bakışların ve yüreklerin gizlediği şeylerin farkındadır. (14)

14 - Allah'ın kuşatıcı bilgiye sahip olması, burada, kelimenin alışılmış anlamıyla "şefaat"in neden Allah'a karşı geçerli olamayacağının bir sebebi olarak gösterilmiştir (karş. sure 10, not 27).

20. Allah hakikate ve adalete göre hükmeder; O'nu bırakıp yalvardıkları şu [varlık]lar (15) ise hiçbir hüküm veremezler: çünkü, yalnız Allah'tır her şeyi işiten, her şeyi gören.

15 - Yani, gerçek veya hayalî azîzler/velîler yahut melekler (ellezîne zamiri, sadece akıl sahibi, düşünen kimseler için kullanılır).

21. Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan [inkarcı]ların sonunun ne olduğunu görmezler mi? Onlar, (kendilerinden) daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: ama Allah onları günahlarından dolayı hesaba çekti ve (o zaman) kendilerini Allah'a karşı koruyacak bir kimse bulamadılar:
22. Çünkü onlar, elçileri kendilerine hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmiş olmalarına rağmen onu reddetmişlerdi: bu yüzden Allah onları hesaba çekti; çünkü Allah güçlüdür, intikamında şiddetlidir.
23. BİZ, Musa'yı mesajlarımızla ve [Bizden aldığı] açık bir yetki ile göndermiştik
24. Firavun'a, Hâmân'a ve Kârûn'a; (16) ama onlar [yalnızca], "O, bir büyücüdür, bir yalancıdır!" demişlerdi.

16 - Hz. Musa'ya önce tâbi olduğu -ama sonra karşı çıktığı- söylenen Kârun konusunda bkz. 28:76 vd. ve not 84. "Hâmân" ismi etrafındaki bir açıklama için bkz. 28:6, not 6.
25. [Firavun'a, ve tebaasına gelince,] Musa onlara Bizden [aldığı] hakikati getirdiğinde "Onun inançlarını benimseyenlerin (17) kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!" dediler. Fakat inkarcıların hilesi hep boşa çıktı.

17 - Lafzen, "onunla birlikte iman etmiş olanların".

26. Ve Firavun "Bırakın" dedi, "Musa'yı ben öldüreyim ve bırakın o'nu, [var olduğunu iddia ettiği] Rabbine yalvarıp dursun! (18) Dikkat edin, ben o'nun dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum!"

18 - "Var olduğunu iddia ettiği" ifadesini parantez içinde eklemem, Firavun'un sözlerindeki açık istihzayı yansıtmak içindir.

27. Buna karşılık Musa: "Kibre kapılarak Hesap Günü'nü reddedenlerden, sizin de Rabbiniz, benim de Rabbim [olan Allah'a] sığınırım!" dedi.
28. O anda, inancını [o güne kadar] gizlemiş olan (19) Firavun ailesinden bir mümin [şöyle] haykırdı: "‘Rabbim Allah'tır' dediği için adam mı öldüreceksiniz? Oysa o, size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir. Eğer o, bir yalancı ise yalanı kendi aleyhine dönecektir; ama gerçeği söylüyorsa, sizi uyardığı [azabın] bir kısmı başınıza gelecek: çünkü Allah, [kendileri hakkında] yalan söyleyerek (20) kendi kişiliklerini harcayanları doğru yola ulaştırmaz.

19 - Karş. 36:20-27'de ve özellikle, not 15'deki müminin kıssası.

20 - Lafzen, "bir yalancıyı". Müsrif'i "kendi kişiliklerini harcayanlar" [veya "harcamış olanlar"] şeklinde çevirmem konusunda bkz. 10:12'nin son cümlesi ile ilgili not 21. Böylece, burada sözü edilen anonim mümin şöyle düşünür: Hz. Musa'nın getirdiği mesaj o kadar ikna edicidir ki, o'nun düzmece bir vahiy iddiasıyla "kendi kendini harcayanlardan biri" -yani, kendini manevî olarak tahrip edenlerden biri- olmadığının başlı başına bir kanıtı olmaktadır.

29. Ey kavmim! Bugün hükümranlık sizindir; [ve] yeryüzünün en güçlüsü sizlersiniz: fakat, Allah'ın cezası başımıza gelirse, bizi ondan kim kurtaracak? Firavun ‘Ben' dedi, ‘size yalnız kendi gördüğümü gösteriyorum; (21) ve sizi yalnız doğruluk yoluna çağırıyorum!'"

21 - Bu ifade, 26. ayette ifade edilen, Firavun'un Hz. Musa'yı öldürme niyetinin gerisindeki mantığa atıfta bulunmaktadır.

30. Bunun üzerine, imana ermiş olan adam: "Ey kavmim!" diye haykırdı, "[İlahî hakikate karşı] birleşmiş olan şu diğerlerinin başına vaktiyle gelmiş olan durumun sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum.
31. Nûh kavminin, ‘Âd ve Semûd [kavimlerinin] ve onlardan sonrakilerin başına gelmiş olana benzer (bir durumun!) Ve unutmayın Allah, kulları için hiçbir haksızlık istemez. (22)

22 - Yani, günahkarlara bu dünyada verilen ceza, bir haksızlık değildi: çünkü bunu hak etmişlerdi. Sonraki iki ayet ise Hesap Günü'ne işaret etmektedir.

32. Ey kavmim! Sizin için, [sıkıntıyla] birbirinizi çağıracağınız Gün[ün, Hesap Günü'nün gelmesin]den korkuyorum;
33. ki o Gün sizi Allah[ın elin]den kurtaracak kimse bulamayacak ve arkanızı dönüp kaç[mak istey]eceksiniz: çünkü Allah kimi şaşırtırsa artık ona yol gösteren olmaz. (23)

23 - Bkz. 7:186, not 152 ve 14:4, not 4.

34. Ve [hatırlayın:] Yusuf da size daha önce hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmişti; ama size getirdiği [mesajların tümü]ne karşı şüphe duymaktan kaçınmadınız, sonunda Yusuf ölünce de, ‘Allah o'ndan sonra hiçbir elçi göndermeyecek!' dediniz. (24) Allah, [vahyettiklerine karşı] şüpheye kapılarak kendi kendilerine yazık edenleri işte böyle saptırır.

24 - Böylece, yalnız Hz. Yusuf'un peygamberliğini reddetmekle kalmayıp aynı zamanda Allah tarafından bir peygamber gönderilme ihtimalini tamamen inkar ettiniz (Zemahşerî). Öyle anlaşılmaktadır ki Hz. Yusuf, Mısır'da, sadece, Arap kökenli olup, İbranice'ye çok yakın bir dil konuşan (karş. sure 12, not 44) ve bu nedenle Hz. Yusuf'un tebliğinin ruhuna duygusal ve kültürel olarak yakınlık duyan yönetici sınıf Hiksos'lar tarafından kabul edilmiş, nüfusun geri kalan kesimi ise o'nun tebliğ ettiği öğretiye düşmanlık beslemişlerdi.

35. Hiçbir delilleri olmadan (25) Allah'ın mesajlarını sorgulayanları [da]: hem Allah'ın, hem de iman etmiş olanların gözünde son derece çirkin [bir günah]. Allah, bütün kibirli zorbaların kalbini işte böyle mühürler." (26)

25 - Lafzen, "kendilerine gelmiş hiçbir otorite [yahut "delil"] olmadan"; yani vahiy gerçeğini inkar etmelerini destekleyecek güçlü bir kanıta sahip olmadıkları halde; cedele fiili, esas olarak, "iddia etti/ileri sürdü" anlamına gelir: fî edatı ("konusunda" veya "hakkında") ile kullanıldığında, bir hakikate "karşı çıkma"yı, yahut "onu sorgulama"yı ifade eder.

26 - Lafzen, "her kibirli, küstah [kişinin] kalbini". Allah'ın müzmin günahkarın kalbini "mühürlemesi"nin bir açıklaması için bkz. 2:7, not 7.

36. Firavun: "Ey Hâmân!" diye seslendi, "Bana haşmetli bir kule inşa et, belki böylece [uygun] araçlara sahip olabilirim;
37. göklere yaklaşmanın araçlarına ve belki [bu yolla] Musa'nın tanrısını görebilirim: (27) zaten o'nun bir yalancı olduğuna kesinlikle eminim!" İşte böyle, yaptığı kötülükler Firavun'a güzel göründü ve bu nedenle [doğru] yoldan alıkondu: Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şeye yaramadı.

27 - Bkz. sure 28, not 6 ve 37.

38. İmana ermiş olan adam [şöyle] devam etti: "Ey kavmim! Bana uyun: (uyun ki) sizi doğruluk ve dürüstlük yoluna yönelteyim!
39. Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir, halbuki öteki dünya kalıcı bir yurttur.
40. [Orada,] kim bir kötülük yapmışsa sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılacaktır; kim de, ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler yapmışsa cennete girecek ve orada kendisine hesapsız nimetler (28) verilecektir!

28 - Yani, dünyevî hesapların/hayallerin üstünde. Rızk kavramı (yurzekûn fiiliyle ifade edilmiştir) burada, "bir canlı için faydalı veya güzel olan her şey" şeklindeki kapsamlı anlamında kullanılmış olup hem maddî nesneleri, hem de zihnî ve ruhî değerleri kapsamaktadır; bu nedenle yurzekûn fiilini (lafzen, "onlara rızık verilecektir") "onlara nimetler verilecektir" şeklinde çevirdim.

41. Ey kavmim! Nasıl olur da (29) ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırırsınız?

29 - Lafzen, "bana ne oldu": ayetin devamında işaret edilen iki tutumun çelişikliğine şaşırmanın bir ifadesi.

42. Siz beni Allah'ı[n birliğini] inkara ve hakkında [belki de] hiçbir bilgim olmayan (30) şeyleri Allah'ın uluhiyetine ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, O Kudret Sahibi ve Çok Bağışlayıcı olan[ı tanımay]a çağırıyorum!

30 - Çünkü bu farazî "ilahî" varlıklar veya güçlerin hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır (Zemahşerî).

43. Sizin beni çağırdığınız şey, açıkçası, ne bu dünyada ne de öteki dünyada çağrılmaya layık bir şey değil, [şüphesiz] dönüşünüz Allah'adır ve kendi kişiliklerini harcayıp tüketenler ateşe gireceklerdir:
44. ve işte o zaman [şimdi] söylediklerimi [ister istemez] hatırlayacaksınız. [Bana gelince,] ben kendimi Allah'a adıyorum: çünkü Allah, kullarının [kalbinde olan] her şeyi mutlaka görür."
45. Allah onu (kavminin) şeytanî tuzaklarından korudu, Firavun'un ailesi ise şiddetli bir azabın pençesine düştü:
46. [öteki dünyadaki] ateş[in, ki o ateş]e sabah akşam [rastgele] sokulacaklar: (31) Nitekim Son Saat'in gelip çattığı Gün [Allah], "Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!" [buyuracaktır].

31 - Yani, peygamberler ve bu pasajda sözü edilen müminler tarafından gece gündüz uyarılmış oldukları ateşe.

47. ONLAR, [hayatta iken hakikati inkar etmiş olanlar, içine atıldıkları öteki dünyanın] ateşi ortasında birbirleriyle tartışacaklar; ve zayıf olanlar küstahça böbürlenenlere: "Doğrusu biz sadece size uymuştuk: o halde, şu ateşten [bize düşen] payı hafifletebilir misiniz?" (32) diyeceklerdir.

32 - Karş. 14:21 ve ilgili notlar 28 ve 29.

48. Büyüklük taslayanlar ise, "Biz hepimiz onun içindeyiz! Allah, (artık) kulları arasında hüküm vermiş bulunmaktadır!" diye cevap verecekler.
49. Ve ateşin içinde olanlar cehennemin bekçilerine,(33) "Ne olur Rabbinize yalvarın da bir gün [bile olsa] bu azabımızı hafifletsin!"diyecekler.

33 - Yani, günahkarların öteki dünyada çekecekleri azabı gözetmekle yükümlü bulunan semavî güçlere: muhtemelen günahkarların bilinçlerindeki gecikmiş bir uyanmanın mecazî ifadesi.

50. [Cehennemin bekçileri]: "Elçileriniz size hakikatin bütün kanıtlarını getirmiş değiller miydi?" diye soracaklar. O [ateşdeki]ler, "Evet, öyleydi!" diyecekler. [Ve cehennemin bekçileri,] "Madem öyle yalvarıp durun!" diye cevap verecekler; (34) çünkü inkar edenlerin yalvarması, avunmadan başka bir anlam taşımaz.

34 - Klasik müfessirlere göre bu cevap, "cehennemin bekçileri"nin mahkum olan günahkarlar için aracılık yapmayı reddetmelerini ve onlara, sanki, "yapabiliyorsanız siz yalvarın" demelerini ifade etmektedir. Ama bana öyle geliyor ki, burada günahkarların önceki bâtıl tapınma nesnelerine ve düzmece değerlere adanmışlıklarına dolaylı olarak îmada bulunulmaktadır -bu durumda, cevabın anlamı, "Allah'a ortak koşmuş olduğunuz bu hayalî güçlere şimdi yalvarın ve size yardım edip edemeyeceklerini görün!" şeklinde olur. Bu dünya hayatında "hakikati inkar edenler"in yakarışlarında saklı bulunan avunmadan (dalâl) söz eden bir sonraki cümle de, bu yorumu desteklemektedir- çünkü, Hesap Günü, bütün bu avuntular sona erecektir.

51. BAKIN, Biz, elçilerimizi ve imana ermiş olanları [hem] bu dünya hayatında, hem de bütün şahitlerin hazır bulunacağı (35) Gün'de koruyacağız.

35 - Bkz. 39:69, not 71.

52. O Gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmayacak, onların payına her türlü iyilikten yoksun bırakılma ve korkunç bir son düşecektir. (36)

36 - Lafzen, "kötü bir yurt". La‘net teriminin esas anlamı "uzaklaştırma" veya "dışlamak"tır; Kur'an terminolojisinde ise "iyi olan her şeyden uzaklaştırılma"yı (Lisânu'l-‘Arab) ve özellikle de, "Allah'ın rahmetinden dışlanma"yı göstermektedir (Zemahşerî).

53. Gerçek şu ki Biz, daha önce Musa'ya hidayetimizi ihsan etmiş ve [böylece] İsrailoğulları'nı [o'na vahyedilmiş olan] ilahî kelâmın mirasçısı kılmıştık,
54. akıl-iz‘ân sahipleri için bir uyarı ve bir rehberlik [aracı] olarak: (37)

37 - Zımnen, "ve işte böyle, vahyimizi Muhammed'e de indirdik". Bu ifade, 51. ayetin başındaki "Biz, elçilerimizi ve iman etmiş olanları ... koruyacağız" sözleriyle bağlantılı bulunmakta, böylece, Hz. Musa'yı desteklemiş olan müminin daha önce geçen kıssasının maksadını açıklamaktadır. "Akıl-iz‘ân sahibi olan [İsrailoğulları]na" ve bu sayede onların Hz. Musa'nın mesajından ders çıkarabilmelerine yapılan atıf, kuşkusuz, Kur'an'ın izleyicilerine, bu ilahî kelâmın da, "akıl-iz‘ân sahipleri" (ulu'l-elbâb), "düşünen bir halk" (kavmun yetefekkerûn) ve "akıllarını kullanan bir halk" (kavmun ya‘kilûn) için olduğunu hatırlatmaktadır.

55. o halde sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü, Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir, günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt. (38)

38 - Bütün klasik müfessirlere göre yukarıdaki pasaj, ilk bakışta Hz. Peygamber'e, ama aslında o'nun aracılığıyla bütün müminlere hitap etmektedir. Hz. Peygamber'in kendisi için de bkz. 24:31'in son cümlesi ile ilgili not 41.

56. Allah'ın mesajlarını hiçbir delilleri olmadan sorgulayanlara (39) gelince: onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri (40) küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur; öyleyse sen Allah'a sığın; çünkü her şeyi işiten, her şeyi gören yalnız O'dur!

39 - Bkz. yukarıdaki not 25.

40 - Lafzen, "hiçbir zaman yetiş[e]meyecekleri" yahut "yerine getiremeyecekleri". Bu, birçok bilinemezciyi (agnostic) insanın "kendi kendine yeterli" olduğu ve bu nedenle, başarılarının sınırı olmadığı ve daha üstün bir Güc'e karşı sorumlu olduğunu varsaymanın gereksiz bulunduğu düşüncesine yönelten kibirlenmeye bir atıftır. Karş. bu bağlamda Kur'ânî vahyin ilklerinden biri olan 96:6-7: "İnsan ne zaman kendini yeterli görse fütursuzca azar." Bu "kendi kendine yeterlilik" tamamen bir yanılsama olduğundan, dünya görüşlerini onun üstüne bina edenler, "aşırı büyüklenme duygularını hiçbir zaman tatmin edemezler". (Karş. aynı zamanda yukarıda 35. ayetteki "kibirli, küstah kalpler"e atıf.)

57. Göklerin ve yerin (41) yaratılması elbette insanın yaratılmasından daha büyük [bir olay]dır: ama insanların çoğu [bunun ne anlama geldiğini] bilmezler.

41 - Yani, bir bütün olarak evrenin. Kur'an, insanın evrenin yalnızca küçük ve önemsiz bir parçası olduğu gerçeğini vurgulamak suretiyle, bir önceki ayette işaret edilen insan merkezli dünya görüşünün saçmalığına işaret etmektedir.

58. [Öyleyse,] gören ile görmeyen bir olmaz; iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar ile kötülük işleyenler de bir değildir. Bundan ne kadar da az ders çıkarıyorsunuz?
59. Son Saat mutlaka gelecektir: buna hiç şüphe yok; fakat hâlâ insanların çoğu buna inanmaz. (42)

42 - Yani, tanıdıkları dünyanın bir sonunun olduğunu itiraf etmeye yanaşmazlar: bu, yukarıdaki 56. ayette sözü edilen "küstahça kendini beğenmişliğin" başka bir yüzüdür.

60. Ama Rabbiniz buyurur ki: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! (43) Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!"

43 - Karş. 2:186.

61. GECEYİ dinlenmeniz ve gündüzü de görmeniz için yaratan (44) Allah'tır. Allah insanlara karşı sonsuz derecede lütufkardır; ama çoğu insan (bunu görmeyecek kadar) nankördür.

44 - Bkz. 27:86, not 77.

62. İşte her şeyin Yaratıcı'sı olan Rabbiniz Allah budur! O'ndan başka ilah yoktur. Nasıl olur da zihinleriniz hâlâ (bu gerçekten) sapıp durmaktadır! (45)

45 - Zımnen, "Ey bu hakikati inkar eden sizler!" Tu'fekûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi hususunda bkz. 5:75'in son cümlesi ile ilgili not 90.

63. İşte böyle, Allah'ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır. (46)

46 - Bkz. sure 29, not 45.

64. Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren- (47) ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz Allah budur: Bütün âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!

47 - Yani, insan hayatının zaruretleri ile uyumlu olarak. Bkz. aynı zamanda 7:11'in ilk cümlesi ile ilgili not 9.

65. O, hep Diri'dir; O'ndan başka ilah yoktur: öyleyse, içten bir inançla yalnız O'na bağlanarak O'na yalvarın. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur!
66. De ki: "Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah'ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar[dan hiç birine] kulluk yapamam; ben âlemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum".
67. Sizi topraktan, (48) sonra bir sperm damlasından ve sonra bir döllenmiş hücreden yaratan O'dur; ve sonra O, sizi çocuklar olarak hayata getirir; ve sonra olgunluk çağına erişmenizi ve ardından yaşlanmanız[ı emreder] -ama bir kısmınız için daha erken ölüm [verir]-: ve [bütün bunları takdir eder ki O'nun] belirl[ediğ]i vadeye (49) erişeseniz ve aklınızı kullan[mayı öğren]esiniz.

48 - Bkz. 23:12, not 4.

49 - Yahut: "[yalnız O'na] malum olan zamana" -karş. 6:2 ve ilgili not 2.

68. Hayat veren ve ölüm dağıtan O'dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece "Ol!" der -ve o (şey hemen) oluverir.
69. GÖRMEZ MİSİN, Allah'ın mesajlarını sorgulayanlar hakikati nasıl da görmezden geliyorlar? (50)

50 - Lafzen, "nasıl yüz çeviriyorlar/uzaklaşıyorlar" -yani, hakikatten: bu örnekte, Allah'ın kudretinin ve yaratıcı gücünün gözlenebilir bütün kanıtlarından.

70. (Şunlar,) bu ilahî kelâmı ve [aynı şekilde, geçmişteki] elçilerimizle göndermiş olduğumuz bütün [mesajları] yalanlayanlar? (51) Ama onlar zamanı gelince [ne kadar kör olduklarını] göreceklerdir, [Hesap Günü bunu görecekler],

51 - Kur'an'ın çok sık işaret ettiği gibi, bütün ilahî vahiylerde ortaya konulan temel hakikatler aynı olduğundan, onların en sonuncusunun inkarı, daha öncekilerin tümünün de inkarı anlamına gelir.

71. ki o Gün boyunlarında [kendi elleriyle yaptıkları] zincirleri ve halkaları (52) taşımak zorunda kalacaklar ve sürüklenecekler

52 - "Zincirler" ve "halkalar" temsîlinin bir açıklaması için bkz. 13:5, not 13, 34:33'ün son cümlesi ile ilgili not 44, ve 36:8, not 6 ve 7.

72. yakıcı bir ümitsizliğe; ve sonunda [cehennem] ateşi için yakıt olacaklar. (53)

53 - Mücâhid (Taberî'de zikredildiğine göre) yuscerûn fiilini böyle açıklamaktadır. Hâmîm'in "yakıcı ümitsizlik" olarak çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.

73. Sonra onlara sorulacak: "Şimdi neredeler sizin ilahlık yakıştırdığınız [güçler]?
74. Allah'ın yanısıra (ilahlık yakıştırdıklarınız)?" [Şöyle] cevap verecekler: "Onlar bizi yüzüstü bıraktılar; daha doğrusu, geçmişte yalvarıp sığındıklarımız, aslında hiç yoklardı!" (54) [Ve onlara:] "İşte Allah hakikati inkar edenleri böyle şaşırtır; (55) [denilecektir,]

54 - Lafzen, "Biz önceden hiçbir [gerçek] şeye yalvarmış değildik": böylece, hayatta kutsadıkları bütün hayalî güçlerin ve değerlerin -insanın sözde kendi kendine yeterliğine ve büyüklüğüne inanmak da dahil- boşluğunu gecikmeli olarak anlamışlardır.

55 - Yani, apaçık bir gerçek olan Allah'ın varlığı ve benzersizliği ve insanın O'na kesin ba-ğ/ım/lılığa hakikatini kabul etmeye yanaşmamalarının sonucu olarak aptalca fantezilerin ve yanılsamaların ardından gitmelerine izin vermek suretiyle (bkz. 14:4, not 4).

75. bu durum, sizin yeryüzünde hiçbir doğru[luk endişesi] taşımadan küstahça böbürlenmenizin ve kendinizi beğenmişliğinizin bir ürünüdür!
76. [Şimdi] içinde yaşayıp kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri: yersiz gurura kapılanlar için orası ne dehşetli bir yerdir!"
77. SEN, sıkıntılara karşı sabırlı ol, çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Ve şu [hakikati inkar ede]nler için hazırladıklarımızı sana ister [bu dünyada] gösterelim, ister [bunların gerçekleşmesinden önce] seni ölüme götürelim, [unutma ki, sonunda,] onlar Bize döndürüleceklerdir. (56)

56 - Bkz. 10:46'daki hemen hemen aynı mahiyetteki pasaj ve ilgili notlar 66 ve 67.

78. Gerçek şu ki [ey Muhammed,] senden önce elçiler göndermiştik: onların kiminden sana bahsettik, (57) kimi hakkında da sana bir bilgi vermedik. Ve (gönderdiğimiz) hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize ortaya koyamaz. (58) Allah'ın iradesi açığa çıktığı zaman (59) hüküm [çoktan] adaletle yerini bulmuş olacak, [anlayamadıkları her şeyi] (60) yok etmeye çalışanların tümü o zaman ve orada, hüsrana uğramış olacaklar.

57 - Yani, Kur'an'da.

58 - Bkz. 6:109 -"Mucizeler yalnız Allah'ın elindedir" -ve ilgili not 94. Her iki pasaj da (6:109 ve yukarıdaki ayet) Muhammed (s)'in düşmanlarının, Kur'an'ın ilahî kaynağının isbatı için bir mucize gösterilmesi şeklindeki saçma talepleriyle ilgilidir -bundan çıkan ders şudur: hakikati inkar edenleri genelde "mucize" olarak bilinen araçlar yoluyla ikna etmek, Allah'ın istediği şey değildir.

59 - Lafzen, "Allah'ın emri geldiği zaman"; yani ister bu dünyada, isterse Hesap Günü'nde: yukarıdaki 77. ayette sözü edilen intikama bir atıf.

60 - Yani, bu örnekte ilahî vahyi. Mubtilûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 29:48'in son cümlesi ile ilgili not 47.

79. Allah [her zaman sizin için harikalar yaratandır: (61) böylece, O] sizin için [her türlü] hayvanı var etmiştir, ki onların bir kısmına binersiniz ve bir kısmından da yiyeceklerinizi elde edersiniz.

61 - Yani, insanın geçinmesi için gerekli araçları harikulade bir şekilde sağlamak ve insanı bu kadar çok sayıdaki tabii fenomeni verimli bir şekilde kullanabilmesine imkan veren bir yaratıcı zeka melekesi ile donatmak suretiyle. (Bu pasaj, "mucizeler yalnız Allah'ın elindedir" mealindeki 78. ayette işaret edilen gerçek ile bağlantılıdır: bkz. not 58.)

80. Onlardan [başka] faydalar da (62) sağlarsınız; ve [birçok] önemli ihtiyacınızı (63) karşılarsınız; onların ü-zerinde de, gemilerin içinde olduğu gibi, [hayatınızı] sürdürürsünüz.

62 - "Başka faydalar", mahiyet olarak, hem somut hem de soyut faydaları kapsar: yün ve deri vb. gibi somut faydalar ve güzellik gibi (karş. 16:6-8 ve 38:31-33'de anlatılan, Hz. Süleyman'ın Allah'ın yarattığı atların güzelliğine duyduğu hayranlık) veya Ashâb-ı Kehf kıssasında (18:18 ve 22) sembolize edilen insan ile köpeğin sürekli arkadaşlığı gibi soyut faydalar.

63 - Lafzen, "göğüslerinizdeki [yahut "kalplerinizdeki"] bir ihtiyacı": yani, gerçek bir ihtiyacı.

81. Ve O, yarattığı harikaları [işte böyle] önünüze koyuyor: öyleyse Allah'ın harikalarından hangisini inkar edebilirsiniz?
82. ONLAR hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan [hakikat inkarcı]larının sonunun ne olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: fakat başarılarının kendilerine hiçbir faydası olmamıştı.
83. Çünkü elçileri onlara, hakikatin bütün kanıtlarıyla geldiklerinde, [halen] sahip oldukları bilgiye yaslanarak küstahça böbürlendiler: (64) ve [böylece, sonunda,] küçümsedikleri şey (65) tarafından sarılıp kuşatıldılar.

64 - Yani onlar, tecrübeye ve gözleme veya tahmine ve çıkarıma dayanarak elde ettikleri veya devraldıkları bilgiden hoşnuttular; ve insanın "kendi kendine yeterli" olduğu ve bu nedenle beşerî kavrayışın ötesindeki bir Güc'ün rehberliğine muhtaç olmadığı şeklindeki küstahça inançları sonucu, peygamberlerin sunduğu her türlü etik ve manevî hakikati inkar ettiler.

65 - Yani, Allah'ın varlığı ve kaçınılmaz yargısı inancı: bkz. 6:10 ve ilgili not 9.

84. Ve sonra, verdiğimiz cezayı (66) [apaçık] görünce de: "Tek Allah'a artık inandık ve Allah'a ortak koştuğumuz şeylere inancımızı terk ettik!" (67) dediler.

66 - Yani, bütün manevî/ahlakî değerleri ısrarla reddetmelerinin sonucu olarak toplumlarının ve uygarlıklarının ilahî irade eseri bir felaket (catastrophic) ile çökmesini.

67 - Bu, onların geçmişte insanın sahip olduğunu farzettikleri "sınırsız imkanlar"a inançlarını ve insanın bir gün "tabiatın efendisi" olmayı başaracağı şeklindeki saplantılarını kapsar.

85. Fakat cezamızın farkına vardıktan sonra iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. (68) Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur: (69) İşte, hakikati inkar etmiş olanlar, o zaman ve orada, ziyana uğramış olacaklardır.

68 - Çünkü ilkin, bu gecikmiş inanç artık vuku bulmuş olan bir realiteyi değiştiremeyecektir; ikinci olarak, serbest bir seçimin ürünü olmaması ve daha çok, değiştirilemez bir felaketin şoku tarafından dayatılmış olması sebebiyle onların manevî gelişmesine bir katkıda bulunmayacaktır.

69 - "Allah'ın yolu yöntemi" (sünnetullâh), Yaratıcı'nın koyduğu/oluşturduğu tabii kanunların tümünü ifade eden bir Kur'ânî terimdir: bu örnekte, gerçek bir iç aydınlanmadan doğmadıkça inancın manevî bir değer taşımayacağı şeklindeki kuralı gösterir.