Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
46 - Ahkaf
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Hâ-Mîm serisinin sonuncusu olan bu surenin anahtar kelimesi 21. ayetinde geçmektedir. Ahkâf suresi, 72. sure (Cinn) ile hemen hemen aynı dönemde nazil olmuştur, ki bu da Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden yaklaşık iki yıl yahut daha kısa bir süre öncesine tekabül etmektedir.
1. Hâ-Mîm. (1)

1 - Bkz. Ek II.

2. BU İLAHÎ kelâmın indirilişi, Kudret ve Hikmet Sahibi olan Allah'tandır.
3. Biz, gökleri, yeri ve onlar arasındaki her şeyi ancak [derunî bir] anlam ve amaç üzere ve [Bizim tarafımızdan] konulmuş bir süre için yarattık: (2) ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, kendilerine tebliğ edilen uyarıdan (3) yüz çevirirler.

2 - "[Derunî bir] anlam ve amaç üzere" ifadesi konusunda bkz. 10:5, not 11. Bütün varlıklar için Allah tarafından konulan "süre"ye yapılan atıf ile, Allah'ın sonsuzluğu ve zaman üstü oluşuna karşılık öteki varlıkların hem zaman hem de mekandaki sonluluğunun vurgulanması amaçlanmıştır.

3 - Lafzen, "kendisine karşı uyarıldıkları şeyden"; yani onlar, Allah'ın yanısıra başka varlıklara veya güçlere ilahî sıfatlar yakıştırmamaları uyarısına kulak vermezler.

4. De ki: "Siz, Allah'ı bırakıp yalvardığınız şeylerin [gerçekten] ne olduklarını hiç düşündünüz mü? Gösterin bana: bu [varlıklar veya güç]ler yeryüzünün hangi parçasında bir şey yarattılar! Yoksa, onlar gök[lerin yaratılmasın]da pay sahibi midirler? [Eğer öyleyse,] bundan önceki herhangi bir ilahî kelâmı, yahut [başka] bir bilgi kalıntısını (4) getirin bana, eğer iddianızda haklı iseniz!"

4 - Zımnen, "Allah'tan başka ilahî güçlerin var olduğu iddianızı destekleyen".

5. Allah'ı bırakıp onlara ne şimdi, ne de Kıyamet Günü cevap veremeyecek olan (5) ve kendilerine yalvarıldığının bile farkında olmayanlara yalvarıp yakarandan daha sapık kim olabilir?

5 - Lafzen, "Mahşer Günü'ne kadar cevap veremeyecek", yani asla cevap vermeyecek olan.

6. Bütün insanlar [yargılanmak için] toplandıkları zaman, [tapındıkları güçler,] onlara [tapınanlara] düşman kesilecekler ve onların tapınmalarını şiddetle reddedecekler! (6)

6 - Bütün sahte ve uydurma ibadet objelerinin bu sembolik "düşmanlığı" hakkında bkz. 35:14, not 13.

7. Ama mesajlarımız ne zaman onlara bütün açıklığıyla iletildiyse, hakikati inkara şartlanmış olanlar, hakikat kendilerine iletilir iletilmez onun hakkında, "Bu, göz boyayan bir büyüden (7) başka bir şey değil!" diye konuşurlar.

7 - Lafzen "sihir": bkz. sihr teriminin yukarıdaki anlamda kronolojik olarak ilk defa kullanıldığı 74:24 ile ilgili not 12. Bu ilk örnekte olduğu gibi burada işaret edilen hakikat, Kur'an'ın mesajıdır.

8. Yoksa, "Bütün bunları o uydurdu" mu diyorlar? De ki [ey Muhammed]: "Eğer onu ben uydursaydım Allah'a karşı bana hiçbir faydanız dokunmazdı. (8) O, düşüncesizce bulaştığınız bu [iftira]nın tamamen farkındadır: benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter! Ve yalnız O, gerçek bağışlayıcıdır, gerçek bir rahmet kaynağıdır". (9)

8 - Zımnen, "öyleyse bütün bunları neden sizin hatırınız için uydurayım?"

9 - Bunun anlamı şudur: "Allah sizi affetsin ve sizi hidayete ulaştırsın" (Zemahşerî).

9. De ki: "Ben [Allah'ın] elçilerin[in] ilki değilim; (10) ve [onların tümü gibi] ben de, bana ve size ne olacağını bilemem, (11) sadece bana vahyoluna-na uyuyorum: çünkü ben sadece açık bir uyarıcıyım".

10 - Taberî, Beğavî, Râzî, İbni Kesîr'in benimsediği bu yorum -Râzî'nin de vurguladığı gibi- "Benden önceki Allah'ın bütün elçileri gibi ben de sadece bir beşerim" anlamına gelmektedir. Alternatif olarak bu ifade: "Ben bu elçiler arasında bir yenilikçi/yenileyici değilim" -yani, "Benden önceki Allah'ın elçileri tarafından tebliğ edilmemiş olan şeyleri size bildiriyor değilim" (Râzî ve Beydâvî): Allah'ın bütün Peygamberleri tarafından tebliğ edilen ahlakî öğretilerin aynılığı gerçeğini vurgulayan bir yorum.

11 - Yani, "Bu dünyada hepimize ne olacağını" (Hasan Basrî'nin bu yorumunu katılarak nakleden Taberî), yahut, "hem bu dünyada hem de öteki dünyada başımıza ne geleceğini" (Beydâvî). Bu her iki yorum da, Hz. Peygamber'in geleceği önceden bildiğinin ve daha geniş anlamda, "insan kavrayışının ötesindeki" gerçekleri (ğayb) bildiğinin reddedildiğini gösterir: karş. 6:50 yahut 7:188.

10. De ki: "Eğer bu gerçekten Allah'tan [gelen bir vahiy] ise ve buna rağmen onun gerçekliğini inkar ediyorsanız [halinizin ne olacağını] hiç düşündünüz mü? Hatta, İsrailoğullarından bir şahit, kendisi gibi birisi[nin (12) ortaya çıkması]na şahitlik yaparken ve [o'na] inanırken bile sizin küstahça büyüklük taslamanız [ve o'nun mesajını reddetmeniz] halinde? Allah, [böyle] zalim bir toplumu doğru yola eriştirmez!"

12 - Yani, kendisi gibi bir peygamberin. Burada zikredilen "şahit", tabii ki Hz. Musa'dır: karş. Peygamber Muhammed (s)'in geleceği ile ilgili iki Tevrat pasajı (Tesniye xviii, 15 ve 18): "Rabbiniz Allah aranızdan bir peygamber çıkaracaktır: sizin kardeşiniz, bana benzeyen" ve "Ben onlar için senin kardeşlerin arasından, sana benzeyen bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi o'nun ağzına koyacağım." (Bkz. bu bağlamda 2:42, not 33.)

11. Fakat hakikati inkara şartlanmış olanlar, iman edenlere şöyle derler: "Eğer bu [mesaj]da bir hayır olsaydı, bu [insanlar] onu kabul etmekte (13) bizim önümüze geçmezlerdi!" Ve onlar, bu [mesaj] sayesinde hidayete ulaşmayı reddettiklerinden, her zaman, "Bu (14) [yalnızca] eski bir yalandır!" diyecekler.

13 - Lafzen, "ona yönelik olarak". Hemen hemen bütün klasik müfessirler, bunun, çoğunluğu Mekke toplumunun en yoksul, en aşağı tabakalarından gelmiş olan Muhammed (s)'in ilk izleyicilerinin müşrik Kureyşliler tarafından küçümsenmesine işaret ettiğini ileri sürerler. Ancak yukarıdaki "sözler", kesin olarak, tarih-üstü bir muhtevaya sahiptir. Çünkü yoksul ve alt tabaka insanları, her zaman peygamberlerin ilk izleyicileri arasında yer almışlardır. Bu aynı zamanda çağımız için de geçerlidir. Çünkü, her türlü manevî değere karşı körleşmeye yol açan teknolojik gelişme sonucu ekonomik refaha ulaşmış ülkeler, dinin, çoğunlukla şeklî de olsa, hâlâ önemli bir rol oynadığı zayıf uygarlıkları küçümsemektedirler: ve böylece, bu zayıflığın temelinde dinî inançların değil, bu şekilciliğin ve arkasından gelen kültürel kısırlığın yattığını anlamayanlar, bunun sorumluluğunu dinin etkisine yüklerler ve şöyler derler: "Eğer dinin bir yararı olsaydı, biz ona sarılanların başında gelirdik" -böylece, kendi materyalist tavırlarını ve ruhî değerlerin yönlendiriciliğini reddetmelerini "haklılaştırma"ya çalışırlar.

14 - Yani, ilahî vahiy kavramı -daha sonra Hz. Musa'nın vahyine yapılan atıftan açıkça anlaşılmaktadır.

12. Ama bundan önce de, bir rehber ve [Allah'ın] rahmet[inin bir işareti] olarak Musa'nın kitabı vardı; ve bu [Kur'an], zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara bir müjdeli haber [getirmek] için [Tevrat'taki (15)] hakikati tasdik etmek üzere Arap dilinde indirilmiş ilahî bir kelâmdır:

15 - Zımnen, onun bozulmamış aslındaki.

13. artık "Rabbimiz Allah'tır" diyen ve ondan sonra [inançlarında] sağlam duranlar ne bir korkuya kapılırlar, ne de üzüntüye:
14. onlar yaptıkları her şeyin bir ödülü olarak hep orada kalacak cennetliklerdir.
15. İMDİ, insana emrettiğimiz [fiillerin en güzellerinden biri,] anne-babasına karşı iyi davranmasıdır. (16) Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu; annesinin onu taşıması, onun anneye bağımlılığı otuz ayı buldu. (17) Nihayet tam olgunluğa erişip kırk yaşına vardığında (18) o, [dürüst ve erdemli biri olarak], "Ey Rabbim!" diye yakarır, "Bana ve anne-babama lütfettiğin nimetler için ebediyyen şükretmemi ve Senin kabulüne mazhar olacak [şekilde] doğru ve yararlı şeyler yapmamı nasip et; benim soyuma [da] iyilik bağışla. Gerçek şu ki pişmanlık içinde (19) Sana döndüm: elbette ben Sana teslim olanlardanım!"

16 - Karş. 29:8 ve 31:14. Bu örnekteki emir, 12. ayetin sonunda ve 13-14. ayetlerde "iyilik yapanlar"a yapılan atıf ile bağlantılıdır.

17 - Bkz. 31:14, not 14.

18 - Yani, insan zihnî ve ruhî olgunluk yaşı olarak kabul edilen yaşa vardığında. Bu ayetin ilk cümlesinde geçen eril (müzekker) insan isminin, her iki cins için de aynı ölçüde geçerli olduğu unutulmamalıdır.

19 - Zımnen, "işlemiş olabileceğim herhangi bir suçtan dolayı". Bkz. 24:31'in son cümlesi ile ilgili not 41.

16. nlar [öyle] kişilerdir ki Biz yaptıklarının iyilerini kabul ederiz (20) ve kötü fiillerini de görmezden geliriz: [onlar,] kendilerine [bu dünyada] verilen doğru sözün tutulmasıyla cennet sakinleri arasına katılacaklardır.

20 - Yani, "onları, yaptıklarının en iyisine göre ödüllendiririz": karş. 29:7.

17. Fakat [öyle insan da var ki] kendisine Allah'a inanmayı her tavsiye ettiklerinde anne-babasına, "Yuh olsun size!" diye çıkışır, "Benden önce [bu kadar çok] insan gelip geçmişken [öldükten sonra] tekrar diriltileceğimizi mi söylüyorsunuz?" (21) Onlar ise Allah'ın yardımı için dua eder ve "Yazık sana!" derler, "Çünkü Allah'ın vaadi her zaman doğru çıkar!" O da: "Bu, eski zamanların masallarından başka bir şey değil!" diye cevap verir.

21 - Zımnen, "herhangi bir kimsenin yeniden dirildiğine veya dirileceğine dair hiçbir işaret/gösterge olmadan". Bu temsîlî "diyalog", yalnız yaşlı ve genç kuşaklar arasında sürüp giden -ve belki de tabii olan- çatışmayı tasvir etmekle kalmayıp aynı zamanda aile ilişkilerinin en önemli fonksiyonu ve böylece bütün bir sosyal devamlılığın en temel unsuru olarak dinî inançların/düşüncelerin süreklilik sağlama potansiyeline işaret eder.

18. İşte bunlar, kendilerinden önce geçip gitmiş [öteki günahkar] insanlar ve görünmeyen varlıklar toplulukları (22) ile birlikte [yok olup gitme] cezasına çarptırılacak olanlardır. Onlar, kesinlikle kaybedenlerden olacaktır:

22 - Bkz. Ek III.

19. [öteki dünyada] onların tümü, yaptıkları [iyi veya kötü] şeylere göre tesbit edilmiş bir dereceye sahip olacaklardır; ve böylece (23) Allah, onların yaptıklarının karşılığını tam olarak ödeyecek ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır.

23 - Bir sonraki fiilin başındaki li takısı, dilcilerin lâmu'l-‘âkibe olarak tanımladıkları bir takıdır: yani, bir niyet işareti ("olması için"/"olsun diye") değil; sadece, en uygun karşılığı, "ve", "ve böylece", yahut "bu nedenle" şeklinde olan nedensel bir sıralama (causal sequence) göstergesidir.

20. Hakikati inkara şartlanmış olanlar ateşin karşısına getirilecekleri Gün, [onlara:] "Bütün güzel şeyler[deki payınızı] dünya hayatında tükettiniz, [öteki dünyayı hiç düşünmeden] onlarla sefa sürdünüz!" denilecektir, "O halde, bugün yeryüzünde küstahça büyüklük tasladığınız (24) ve haklı olan her şeye karşı mücadele ettiğiniz için ve yaptığınız bütün sapkınlıkların karşılığı olarak aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!"

24 - Yani, herhangi bir objektif dayanakları olmadan, büyüklük tasladıkları için, ölümden sonra bir hayat olmadığını ileri sürdüler.

21. VE ‘ÂD'IN kardeşini (25) hatırlayın; hani o, gerek kendi bilgisi içinde gerekse bilgisi dışındaki zamanlarda (26) gerçekleşmiş olan [öteki] uyarıları(n izlerini) görerek şu kum tepeleri arasında [yaşamış olan] halkını uyardı: "Yalnızca Allah'a kulluk edin! Yoksa ben, sizin dehşet verici bir günde azaba uğramanızdan korkarım!"

25 - Yani, Hûd Peygamber'i (bkz. sure 7, not 48). Hz. Hûd'un ve ‘Âd kabilesinin zikredilmesi, önceki ayetin son cümlesi ile bağlantılıdır, çünkü bu kabile "toprakları üzerinde hak ve adalet sınırlarını aşıyordu" (89:11).

26 - Lafzen, "elleri arasından ve arkasından". Bu deyimsel ifade (2:255, not 247'de açıklanmıştır), hem Hz. Hûd'un kendi zamanında hem de tamamen unutulmuş olan geçmişte, ‘Âd kavmine ne kadar sapmış olduklarını hatırlatması gereken -ama hatırlatmamış olan- çok sayıdaki uyarıcı mesaja bir işaretttir. Biz burada, Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiylerin dışında, ayrıca bütün bir tabiatta ve insan toplumunun değişen şartlarında açıkça görünen birçok işaret ve uyarıcılar aracılığıyla insana doğru yolu gösterdiği gerçeğini dile getiren ince bir hatırlatma ile karşı karşıyayız.

22. Onlar, "Sen," dediler, "Bizi tanrılarımızdan soğutup vazgeçirmek için mi geldin? Öyleyse, eğer hakikat erbabı isen, bizi tehdit edip durduğun şu [akibeti] gerçekleştir bakalım!"
23. O, "[Bu akibetin ne zaman gerçekleşeceği] bilgisi Allah katındadır." dedi, "Ben, sadece bana emanet edilen mesajı size iletiyorum; ama görüyorum ki siz [doğrudan ve eğriden] habersiz bir kavimsiniz!"
24. Sonuçta yoğun bir bulutun vadilerine doğru yaklaştığını fark ettiklerinde, (27) "Bu, bize [bereketli] bir yağmur getirecek olan buluttur!" diye haykırdılar. Ama Hûd,] "Hayır," dedi, "o, sizin [bu kadar müstehzî şekilde] çabuklaşmasını istediğiniz acıklı azabı haber veren bir rüzgardır.

27 - Yani, onlar bilmeden akibetlerinin yaklaştığını gördükleri zaman.

25. Her şeyi Rabbi'nin emriyle yakıp yıkacak [bir rüzgar]!"Onlar öylesine çarçabuk silinip gittiler ki (28) geride [bomboş] evlerinden başka bir şey kalmaz oldu: Biz günaha saplanmış bir topluluğu işte böyle cezalandırırız.

28 - Lafzen, "sonra öyle oldular ki ..." vd. Bkz. 69:6-8, ‘Âd kavmini arkalarında hiçbir iz kalmayacak şekilde yok eden kum fırtınasını tasvir eden ayetler.

26. Ama [ey sonraki dönemin insanları;] (29) Biz size sağlamadığımız bir emniyet içinde onları yerleştirmiş ve kendilerine kulaklar, gözler ve [kavrayan] kalpler (30) bahşetmiştik; ama Allah'ın mesajlarını reddetmeye devam ettikleri için ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara bir fayda sağlamadı; ve [sonunda] alay ettikleri şey tarafından kuşatılıp alt edildiler. (31)

29 - Bu hitap, ilk bakışta Hz. Peygamber'in çağdaşları ile ilgili görünüyorsa da aslında sonraki kuşakları da kapsamaktadır. ‘Âd kavmi, yaşadıkları geniş bölgede baş edilemeyen bir güç idi (karş. 89:8 -"bütün o topraklarda bir benzeri inşa edilmemişti"). Ayrıca, onların dönemindeki sosyal şartlar o kadar basit ve daha yüksek uygarlıkların mensuplarını kuşatmış olan belirsizlik ve tehlikelerden o kadar uzaktı ki, yeryüzünde sonraki daha karmaşık zamanların topluluklarından daha "güvenli şartlar" içinde bulundukları söylenebilir.

30 - Yani, akıl ve duyular, ki bu iki karşılık fuâd isminde kapsanmıştır.

31 - Lafzen, "kuşatıldılar".

27. Çevrenizde yaşayan (32) birçok [günahkar] topluluğu bu şekilde yok ettik; ama [onları yok etmeden önce] belki [eğri yollarından] dönerler diye [uyarıcı] mesajlar[ımız]ı çok yönlü şekilde dile getirdik.

32 - Yani, "hem zaman hem de mekan olarak size yakın olan". Bu ifade, en geniş anlamıyla, "dünyanın geri kalan tümünü" gösterir.

28. Peki, kendilerini [O'na] yaklaştırırlar ümidiyle (33) tapınmak için Allah'tan başka ilah olarak seçtikleri bu [varlık]lar [sonunda] kendilerine yardım ettiler mi? Hayır, tersine onları yüzüstü bıraktılar: çünkü bu [sahte ilahlık] onların kendi kendilerini kandırmalarının ve düzmece hayallerinin ürününden başka bir şey değildi. (34)

33 - Bu yan cümlecik, kurbânen ifadesinin karşılığı olup sadece sahte ve düzmece ilahları değil, ama aynı zamanda insan ile aşkın, üstün Güç arasında aracılık yaptıkları iddia edilen yaşayan veya ölmüş azîzlerin/velîlerin ilahlaştırılmasını da kapsamaktadır.

34 - Lafzen, "onların yalan ve uydurmaları idi".

29. HANİ (35) [ey Muhammed,] Biz bir grup tanınmayan/bilinmeyen varlığı, Kur'an'ı dinleyebilsinler diye sana doğru yöneltmiştik (36) ve o(nun mesajları)nı fark eder etmez de (37) [birbirlerine] "Sessizce dinleyin!" demişler ve [okuma] bittiğinde kendi toplumlarına uyarıcı olarak (38) dönmüşlerdi.

35 - Bkz. sure 2, not 21. Bununla önceki pasaj arasındaki bağlantı, "günaha batmış olanlar" (ki ‘Âd kavmi onların bir örneği olarak verilmiştir) Allah'ın mesajlarına kulak vermeyi reddederlerken, ayetin devamında sözü edilen "görünmeyen varlıklar"ın onun doğruluğunu hemen kavramaları ve kabul etmeleri gerçeğinde yatmaktadır.

36 - Nefer terimi, kapsadığı kişi sayısı üçten ona kadar olan bir grubu ifade eder. Bu pasajda zikredilen olayın Mekke'den Taif'e giden yol üzerindeki küçük bir vahada meydana geldiği söylenir (Taberî) -bu, 72:1-15'de anlatılan olay ile aynıdır. Muhtemel bir açıklama için bkz. 72:1, not 1.

37 - Lafzen, "ona katılır katılmaz", yani Peygamber'in onu okumasına.

38 - Yani, Kur'an akidesinin tebliğcileri olarak. "Uyarıcılar olarak" ifadesi, yukarıda geçen "uyarıcı mesajlar"a yapılan atıflarla bağlantılıdır.

30. Onlar, "Ey halkımız!" diye seslendiler, "[Tevrat'tan] geriye hakikat adına ne kalmışsa hepsini teyid (ve tasdik) eden, (39) Musa[nınkin]den sonra indirilmiş olan bir vahyi dinleyip geldik: (ve anladık ki) bu [vahiy] hakikate ve dosdoğru yola götürmektedir".

39 - Mâ beyne yedeyhi ifadesinin bu şekildeki çevirisinin bir açıklaması için bkz. sure 3, not 3. -72:1, not 1'de işaret edildiği gibi, Kur'an'ın Hz. "Musa'dan sonra" vahyedildiğine işaret edilmesi ve Hz. İsa'nın herhangi bir şekilde anılmaması, konuşanların Musevî olduklarını göstermektedir: "Tevrat'tan" parantezini koymamın sebebi budur.

31. "Ey halkımız! Allah'ın çağrısına uyun ve O'na iman edin: O, [geçmişte işlediğiniz bütün] günahlarınızı affedecek ve [öteki dünyada] sizi acıklı azaptan koruyacaktır.
32. Ama Allah'ın çağrısına uymayan, [O'ndan] yeryüzünde asla kurtulamaz, ve [öteki dünyada] O'na karşı hiçbir koruyucu bulamaz: böyleleri, sapıklık içinde kaybolup gitmişlerdir." (40)

40 - Bkz. 72:15, not 11.

33. ÖYLEYSE onlar, [öteki dünyayı inkar edenler,] gökleri ve yeri yaratmış olan ve onları yaratmaktan yorulmayan (41) Allah'ın [aynı zamanda] ölüye yeniden hayat verme gücüne sahip olduğunu da anlamazlar mı? Evet O, kesinlikle dilediği her şeyi yapma gücüne Sahip'tir!

41 - Allah'ın yaratma faaliyetinin sürekli ve ebedî olduğu şeklindeki Kur'ânî akideye bir işarettir.

34. Böylece, hakikati inkara şartlanmış olanlar, ateşin karşısına getirilecekleri ve "Bu, gerçek değil mi?" diye sorulacağı Gün "Rabbimize andolsun ki öyle!" diye cevaplayacaklar. [Bunun üzerine] Allah, "Öyleyse, hakikati inkar etmenizin karşılığı olan bu azabı tadın!" diyecektir.
35. ÖYLEYSE [ey inananlar,] kalpleri azim ve kararlılıkla doldurulmuş olan bütün Peygamberler gibi sıkıntılara karşı sabırlı olun ve onlara sabırla katlanın. Ve [hakikati inkar edip duran] bu kişilerin hemen azaba çarptırılmalarını istemeyin: kendilerine vaad edilen şeyin (42) [gerçekleştiğini] gördükleri o Gün, [yeryüzünde] kaldıkları süre, onlara [dünyevî ölçülerle] ancak bir günün bir saati kadar (43) [kısa görünecek.]Mesaj[ımız işte budur.] Öyleyse hiç sapkın bir halktan başkası yok edilir mi? (44)

42 - Yani, ölümden sonraki hayat realitesinin.

43 - Kur'an, bu teşbîh ile insan zihni tarafından kavrandığı şekliyle "zaman" kavramının -öteki dünyada yaşanacak nihaî realite ile ilgili hiçbir anlam ifade etmeyen bir kavramın- yanıltıcılığına işaret etmektedir.

44 - Karş. 6:47'nin son cümlesi ve buna ait not 37.

1Fatiha.com ile vefat etmiş sevdiklerinizi unutmayın !

Onlar için sayfa açın, fotograf ve videolarını, anılarını paylaşın, 1 Fatiha okuyun.

Lütfen tıklayın >>>