Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
51 - Zariyat
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Bu surenin -ki, Suyûtî'ye göre, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden yaklaşık iki yıl önce nazil olmuştur- başlığı, ilk ayetinde geçen zâriyât sıfat-fiiline dayanmaktadır.
1. DÜŞÜN rüzgarları, tozları sağa sola savuran,
2. ve [koyu bulutların] yükünü taşıyan,
3. yumuşak bir şekilde akıp giden,
4. ve [hayatın nimetlerini] [Allah'ın] buyruğu altında paylaştıran! (1)

1 - Niteledikleri isimler anılmadan sıralanan sıfat-fiillerden oluşan bu sembolik ön-deyişler, ilk müfessirler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışlardır; ama bu sıfat-fiillerden ilkinin -zâriyât- "toz kaldıran rüzgarlar"ı gösterdiği konusunda bir görüş birliği bulunduğundan, diğer üçünün aynı fenomenin farklı aşamaları veya tezahürleri ile (Râzî) -yani rüzgar, bulut ve yağmur takımının hayat verme fonksiyonu ile- bağlantılı olduğunu ve böylece hayatın mucizevî yaratılışına ve dolayısıyla, bilinçli, maksatlı bir Yaratıcı'nın varlığına sembolik olarak işaret ettiklerini varsayabiliriz.

5. Gerçek şu ki, size vaad edilmiş olan (2) kesinlikle doğrudur,

2 - Yani, ölümden sonraki hayat.

6. ve yargılama (Günü) mutlaka gelecektir!
7. DÜŞÜN yıldız kümeleri ile dolu gök kubbeyi! (3)

3 - Yani, "bu muazzam evrenin yaratıcısını ve O'na karşı sorumluluğunu düşün".

8. Siz [ey insanlar,] neye inanılacağı konusunda derin bir ayrılık içindesiniz: (4)

4 - Lafzen, "Siz gerçekten farklı görüştesiniz (kavl)": yani, ölümden sonraki hayatın mevcudiyeti, Allah'ın varlığı, ilahî vahyin gerçekliği ve buna benzer konularda.

9. bu konuda (gerçeğe) aykırı görüşleri savunan, (yalnızca) kendini aldatır! (5)

5 - Lafzen, "bu [gerçek]ten sapan, yalana sürüklenendir" -yahut, Tâcu'l-‘Arûs'a göre, "aklı ve düşüncesi çarpılan kişidir", yani peşinen (a priori) kendisini kandırmaya mahkum olan kişidir: bu da, Allah'a ve dolayısıyla ölümden sonraki hayata inancın insanın zihninde ve düşüncesinde önceden saklı bulunan bir tasavvur olduğunu ve bu sebeple, bu inançtan uzaklaşmanın zihinsel bir sapmadan başka bir şey olmadığını gösterir.

10. Onlar yalnızca kendilerini yok ederler, (6) o anlayamadıkları şeyler hakkında zanda bulunanlar, (7)

6 - Kutile ifadesinin bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 74:19 ile ilgili not 9.

7 - Tâcu'l-‘Arûs, harrâsûn kelimesinin en derin anlamı olarak tercih ettiği, "kavrayamadıkları/anlayamadıkları şeyler" ifadesinin, bu bağlamda ğayb ile, yani, "insan kavrayışının ötesindeki gerçeklik" ile eş anlamlı olduğunu belirtir.

11. aptallıklarıyla cehalete gömülenler;
12. [müstehzî bir şekilde,] "Ne zaman gelecekmiş Hesap Günü?" diye soranlar.
13. [O Gün,] onlar ateşle denenecekler, (8)

8 - Bu "ateşle denenme (fitne)", öteki dünyada "cehennem" olarak tanımlanan azabın ebedî olmayacağını belirten çeşitli Kur'ânî işaretler ile uyum içindedir: bu bağlamda bkz. 6:128, not 114; 40:12, not 10 ve 43:74, not 53.

14. [ve o Gün,] "Bu sınanmayı yaşayın!" [denilecek,] "O kadar ısrarla istediğiniz şey budur işte!" (9)

9 - Onların, Kur'an mesajını reddetmelerinden dolayı cezalandırılmalarını istihzâ ile talep etmelerine bir gönderme: karş. 6:57-58 ve 8:32.

15. [Ama,] Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar, kendilerini bahçeler ve pınarlar arasında bulacaklar,
16. Rablerinin bağışlayacağı her şeyden istedikleri gibi yararlanarak; [çünkü] onlar geçmişte (10) iyi şeyler yapan (insan)lardı:

10 - Lafzen, "O [gün]den önce".

17. gecenin çok az bir kısmında uyurlardı,
18. bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek (11) yalvarırlardı;

11 - Bkz. 3:17, not 10.

19. ve sahip oldukları her şeyden, [yardım] isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara (12) bir pay [ayırırlardı].

12 - Zımnen, "Ama buna rağmen yardım dilenemeyenlere" -bu ifade, ister insanlar, isterse konuşma yeteneğinden yoksun hayvanlar olsun, bütün canlı varlıklar için geçerlidir (Râzî) ve ihtiyacın maddî mi, yoksa hissî mi olduğu önemli değildir.

20. YERYÜZÜNDE içlerinde hiçbir şüphe duymadan inananlar[ın görebileceği, Allah'ın varlığının] işaretleri vardır,
21. tıpkı kendi kişiliğiniz üzerinde (13) de [O'nun işaretleri bulunduğu] gibi: [bunları] görmüyor musunuz?

13 - Bkz. 45:4, not 3.

22. [Yeryüzündeki] azığınızın (14) ve [ölümden sonraki hayatınız için] vaad edilen her şeyin [kaynağı] göktedir:

14 - Yani, hem maddî (yağmur), hem de manevî (hakikat ve rehberlik) nimetlerin.

23. yerin ve göğün Rabbine andolsun ki bu [ölümden sonraki hayat] gerçektir; konuşma (yeteneği)ne sahip olmanız kadar (15) gerçek!

15 - Lafzen, "konuştuğunuz kadar" yahut "konuşabilmeniz gibi": insanın kavramsal olarak düşünme ve kendini ifade etme yeteneğine, yani mutlak ve apaçık bir şekilde bilincinde olduğu şeylere işaret.

24. İBRAHİM'İN seçkin konukları ile ilgili kıssayı hiç duydun mu? (16)

16 - Bu kıssa, (aynı zamanda Hz. Lût halkının, ‘Âd ve Semûd kabilelerinin, Hz. Musa ile Firavun halklarının ve Hz. Nûh halkının başlarına gelenler ile ilgili sonraki değinmeler), Allah'ın varlığının ve kudretinin somut ve kavramsal "işaret"lerine ve Kur'an'ın "Allah'ın yöntemi/yolu" olarak tanımladığı şeyde (sünnetullâh) belirgin bulunan kesin manevî nedenselliğe yapılan bir önceki referans ile bağlantılıdır. Hz. İbrahim'in semavî misafirlerinin kıssası aynı zamanda 11:69 ve devamında ve -biraz daha kısa bir şekli ile- 15:51 ve devamında geçmiştir.

25. O [semavî elçi]ler İbrahim'e gelip ona selâm verdiklerinde, "[Size de] selâm olsun!" demişti; [ve kendi kendine,] "Bunlar, yabancı kimseler!" (17) (diye düşünmüştü.)

17 - Lafzen, "tanınmayan kimseler" -yani, onların melek olduklarını fark etmemişti.

26. Sonra sessizce evine dönerek semiz bir [kızartılmış] buzağı getirmiş,
27. ve "Yemez misiniz?" diye önlerine koymuştu.
28. [İbrahim, misafirlerin yemediklerini görünce,] onlardan endişeye kapıldı; (18) [ama] onlar: "Korkma!" dediler ve derin bilgi ile (19) donatılan bir erkek çocuk [sahibi olacağı] müjdesini verdiler.

18 - Bkz. 11:70, not 101.

19 - Yani, peygamberlik ile (karş. 15:53).
29. Bunun üzerine karısı çığlık atarak [misafirlerin] yanına geldi ve [şaşkınlık içinde] yüzüne vurarak feryad etti: "[Benim gibi] kısır bir kocakarıdan mı!"
30. Onlar: "Rabbin böyle buyurdu; ve şüphesiz yalnız O'dur hikmet sahibi olan, her şeyi bilen!" dediler.
31. [İbrahim,] "Peki" dedi, "[başka] ne görüyorsunuz, ey [semavî] elçiler?"
32. Onlar, "Bak" dediler, "biz günaha batmış bir topluma (20) gönderildik,

20 - Yani, Hz. Lût halkına.

33. ki onlara taş gibi sert ceza darbeleri (21) vuralım,

21 - Lafzen, "çamurdan taşlar" -"çamur" (tîn) ismi, Zemahşerî'ye göre, 11:82'de zikredilen siccîl terimi ile aynı anlama sahip olup bu ayete ilişkin 114. notta "önceden takdir edilmiş ceza" olarak açıklanmıştır.

34. bu şekilde kendi kişiliklerini harcamış (22) olanlar[a ceza] için Rabbinin katında belirlenmiş olan (darbeler)".

22 - Müsrifîn teriminin bu şekilde çevrilmesinin bir açıklaması için bkz. 10:12, not 21.

35. Ve zaman içinde (23) orada bulunan [bazı] müminleri [Lût'un şehrinden] çıkardık:

23 - Lafzen, "ve sonra"; yani 11:77 vd. ve 15:61 vd.'da anlatılan olaylardan sonra.

36. çünkü bir [tek] hane (24) dışında orada Bize teslim olan hiç kimse görmedik.

24 - Yani, Hz. Lût'un ailesi.
37. Ve böylece [bütün zalimleri bekleyen] şiddetli azaptan korkanlar için orada (25) bir işaret, bir mesaj bıraktık.

25 - Yani, Sodom ve Gomore'nin tamamen yıkılmasında.

38. MUSA [ile Firavun kıssasın]da da [aynı mesajı verdik: (26) çünkü] Biz o'nu Firavun'a açık bir otorite ile göndermiştik,

26 - Yukarıdaki parantez içi açıklamalar, birçok klasik müfessirin "Musa'da da" ifadesi ile ilgili görüş birliğine dayanmaktadır.

39. o zaman [Firavun] kudretinden [dolayı böbürlenerek] karşı koymuştu ve "[Bu Musa] bir büyücü veya bir delidir!" demişti;
40. ve Biz onu ve adamlarını yakalayıp hepsini denize atmıştık: [bütün bu olup bitenler için] suçlanması gereken, [Firavun'dan başkası değildi,] yalnız o idi (tek suçlu). (27)

27 - Bu, zalimlerin başına bu dünyada veya öteki dünyada yahut da her ikisinde gelecek belanın yalnızca kendi yaptıklarının bir sonucu olduğu şeklindeki Kur'an ilkesinin bir tasviridir.

41. Ve; canlıları yok eden kasırgayı üzerlerine saldığımız ‘Âd [kavminin başına gelenlerde] de [aynı mesajı bulursunuz],
42. (bu kasırga) geçtiği yerde hiçbir şey bırakmadı, ve [her şeyi] çürümüş kemiklere benzetti. (28)

28 - Bkz. 69:6-8. ‘Âd kavminin kıssası için bkz. 7:65 ile ilgili 48. notun ikinci yarısı.

43. Semûd [kavminin kıssasın]da da (aynı mesaj vardır), ki Biz onlara: "Kısa bir süre sefanızı sürün bakalım!" demiştik, (29)

29 - Karş. 11:65. Semûd kıssasının ana hatları 7:73-79'da verilmiştir.

44. (çünkü) Rablerinin buyruğuna baş kaldırmışlardı; bunun üzerine, [ümitsizce] bakınıp dururlarken bir ceza şimşeği onları yakalamıştı:
45. çünkü yerlerinden kalkacak durumda bile değillerdi ve kendilerini savunamazlardı.
46. Daha önce Nûh kavmini [de böylece yok etmiştik]: çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idi.
47. EVRENİ (30) [yaratıcı] güc[ümüz] ile inşa eden Biziz: ve, şüphesiz, Biziz onu istikrarlı bir şekilde genişleten. (31)

30 - Lafzen, "göğü" yahut "uzayı", ki Kur'an'da çoğu zaman "evren" veya çoğul kullanımda "kozmik sistemler" anlamına gelmektedir.

31 - Bkz. 21:30'un ilk bölümü ile ilgili not 38. innâ le-mûsi‘ûn ("Biziz ... genişleten") ifadesi, modern düşüncedeki "evrenin genişlemesi" anlayışının ön habercisidir: bu düşünce, evrenin sonlu bir büyüklüğe sahip olmasına rağmen alan olarak sürekli genişlediği gerçeğini ifade eder.

48. Biz yeri genişçe yaydık ve onu pek de güzel düzenledik! (32)

32 - Yani, onun üzerinde yaşamak zorunda olan -ve yaşamış bulunan- canlı organizmaların ihtiyaçları ile uyumlu olarak.

49. Ve her şeyin karşıtını yarattık, (33) ki [Allah'ın Tek olduğunu] anlayabilesiniz. (34)

33 - Lafzen, "her şeyi çift çift yarattık" -36:36 ile ilgili not 18'de açıklanmış olan bir ifade.

34 - Karş. 89:3 ve ilgili not 2.

50. Böylece, [ey Muhammed, onlara söyle:] "[Sahte ve kötü olan her şeyden] Allah'a sığının! Gerçek şu ki ben, O'nun tarafından görevlendirilmiş açık bir uyarıcıyım!
51. Allah'ın yanısıra başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayın: (35) Şüphesiz ben, O'nun tarafından görevlendirilmiş açık bir uyarıcıyım!"

35 - Lafzen, "başka ilahlar uydurmayın".

52. İşte böyle, kendilerinden önce yaşamış olanlara da hangi elçi geldiyse, mutlaka, "[O] bir göz boyayıcı[dır], (36) yahut bir deli!" dediler.

36 - Lafzen, "büyücü".

53. Onlar bu [düşünce tarzı]nı birbirlerine miras olarak mı aktarmışlar?Hayır, onlar azgınca bir küstahlığa kapılmış bir topluluktur!
54. O halde, onlardan yüz çevir, (bu durumda) senin bir suçun olmaz;
55. ama yine de [kulak veren herkese] hatırlatmaya devam et: çünkü bu hatırlatmalar müminlere fayda sağlar.
56. Ve [onlara söyle:] görünmez varlıkları (37) ve insanları yalnızca [Beni tanımaları ve] Bana kulluk etmeleri için yarattım. (38)

37 - Cinn ("görünmez varlıklar") terimi ile ilgili genişçe bir tartışma için bkz. Ek III. Dilbilimcilerin çoğunluğu tarafından işaret edildiği -ve yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda Râzî tarafından da vurgulandığı- gibi, bu terim melekleri de kapsamaktadır, çünkü onlar da "insanın duyularından saklanmış" bulunan güçler veya varlıklardır.

38 - O halde, bütün akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah'ın varlığını tanımaları (ma‘rifet) ve bundan dolayı, kendi var oluşlarını bilinçli olarak O'nun iradesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır. İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme (cognition and willingness) kavramlarıdır ki Kur'an'ın "kulluk" (‘ibâdet) olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir. Bir sonraki ayetin de gösterdiği gibi, bu manevî çağrı, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve sınırsız güç sahibi olan Yaratıcı'nın herhangi bir farazî "ihtiyac"ından doğmuş değildir; tersine, her şeyi kuşatan ilahî iradeye bilinçli olarak kendini teslim etmek suretiyle bu iradeyi kavramayı ve böylece bizâtihî Allah'a daha yakın olmayı ümid eden kulun ruhî gelişmesinin bir aracı olarak öngörülmüştür.

57. [Ama dikkat edin,] Ben onlardan ne bir rızık istiyorum ne de Beni gözetip beslemelerini:
58. çünkü bizzat Allah bütün rızıkları verendir, her türlü kudretin Sahibidir, bakî olandır!
59. Gerçek şu ki, zulüm işleyenler, [geçmişteki] arkadaşları gibi [kötülükten] paylarını alacaklardır: (39) öyleyse [akibetlerini] çabuklaştırmayı benden istemesinler!

39 - Her zulmün, ya bu dünyadaki ya da öteki dünyadaki misillemenin tohumlarını da içinde taşıdığına işaret.

60. Hakikati inkara şartlanmış olanların vay haline; haber verilen Günde [başlarına gelecekler için vay haline onların!]
1Fatiha.com ile vefat etmiş sevdiklerinizi unutmayın !

Onlar için sayfa açın, fotograf ve videolarını, anılarını paylaşın, 1 Fatiha okuyun.

Lütfen tıklayın >>>