Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
62 - Cuma
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Medine döneminin başlarında nazil olan bu sure, ismini, Cuma namazını ifayı emreden 9-10. ayetlerinden almaktadır.
1. GÖKLERDE ve yerde olan her şey, Mülkün Sahibi, Mukaddes, Kudret ve Hikmet Sahibi Allah'ın sınırsız şanını yüceltmektedir.
2. O, Kitap ile ilgisiz bir topluma, kendi içlerinden (1) kendilerine Allah'ın mesajlarını aktaran, onları arındıran, ilahî kelâmı ve hikmeti öğreten bir elçi göndermiştir ki, o'ndan önce, açık bir sapıklık içindeydiler;

1 - "Kitap ile ilgisiz toplum" (ümmiyyûn) terimi, daha önce kendilerine ait vahyedilmiş kitapları olmayan bir toplumu veya milleti gösterir (Râzî). Hz. Peygamber'in "kendi içlerinden" bir insan olarak adlandırılması, bu bağlamda, onun da kelimenin ilk anlamıyla "kitap ile ilgisiz" (ümmî) olduğu (karş. 7:157 ve 158) ve bu nedenle, Kur'an mesajını "uydurmuş" yahut o düşünceleri eski metinlerden "çıkarmış" olamayacağı gerçeğini vurgulamak içindir.

3. ve başka toplumlarla temasa geçmeleri sonucunda, kendilerinden diğerlerine [bu mesajın yayılmasını sağlamıştır]: (2) çünkü yalnız O, güç ve hikmet Sahibidir.

2 - Yani, Kur'an mesajının Araplar ve onların dilleri aracılığıyla öteki iklimlerdeki yahut gelecek zamanlardaki insanlara ulaşmasını sağlamıştır: bu ifadeyle, Muhammed (s)'e indirilmiş olan hakikatin evrenselliği ve zamanlar üstü geçerliliği vurgulanmaktadır.

4. Bu, Allah'ın lütfudur: Allah, onu, [elde etmek] isteyen herkese bağışlar: (3) çünkü Allah lütfunda sınırsızdır.

3 - Yahut: "onu dilediğine bağışlar". Bu her iki karşılık da, dilin gramatik kuruluşu açısından doğrudur: ama bu pasajda zikredilen Allah'ın lütfu, Elçisine indirilmiş olan vahiy aracılığıyla insana bağışlanan ilahî rehberlik ile bağlantılı olduğundan benim seçtiğim ifade tarzı daha uygun görünmekte ve Allah'ın rehberliği lütfunun onu samimiyetle isteyen kişiye her zaman açık olduğu fikrini dile getirmektedir.

5. TEVRAT'IN yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların durumu, (4) sırtına kitaplar yüklenmiş [ama onlardan habersiz bulunan] merkebin durumuna benzer. Allah'ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır, çünkü Allah rehberliğini böyle zalim bir halka ihsan etmez!

4 - Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah'ın vahyinin hem kutsal bir emanet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı olarak söylem, şimdi de, Yahudilerin Tevrat sonrası dönemde gösterdikleri, bu emanete ihanet problemine geçmektedir. Onlara, Allah tarafından, O'nun birliği ve benzersizliği mesajını bütün dünyaya ulaştırma görevi emanet edilmişti. Ama onlar, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini "Allah'ın seçilmiş toplumu" olarak gördüklerinden ve dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler. Bundan dolayı, peygamberliğin İsrailoğullarına mensup olmayan herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkar ettiler (karş. 2:90 ve 94 ve dipnotlar 75 ve 79) ve böylece Muhammed (s)'in peygamberliğini, bizzat Tevrat'ta bile o'nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler (bkz. 2:42, not 33). Onlar, Hz. Musa'ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde yaşamayı sağlayamadılar.

6. De ki: "Siz ey Yahudi akîdesine mensup olanlar! (5) Eğer, [yalnız] kendinizin Allah'a yakın olduğunu iddia eder ve diğer bütün insanları dışlarsanız, o zaman ölümü özlüyorsunuz demektir; eğer söylediğinizde samimî iseniz!" (6)

5 - Yani, Tevrat'ın orijinal muhtevasından koparılmış olan şimdiki şekliyle.

6 - Bu ve bir sonraki ayet için karş. 2:94-95.

7. Ama aslında onu hiçbir zaman özlemezler, çünkü bu dünyada kendi elleriyle yapıp-ettiklerini[n farkındadırlar]; (7) ve Allah zalimleri hakkıyla bilendir.

7 - Lafzen, "ellerinin öne sürdüklerinin".

8. De ki: "Bakın, kendisinden kaçtığınız ölüm, (8) eninde sonunda sizi yakalayacaktır; o zaman, hem yaratılmışların zihinsel kavrayışlarının ötesinde olanları, hem de duyular yoluyla yahut akıl ile kavranabilen şeyleri (9) bilen Allah'a döndürüleceksiniz; ve O, orada size [hayatta iken] yaptıklarınızın tümünü gösterecektir.

8 - Bu ifade 2:96'da söylenenlere bir telmîhtir.

9 - Bkz. sure 6, not 65.

9. SİZ EY imana ermiş olanlar! Cuma günü (10) namaz için çağrıldığınızda her türlü dünyevî alış verişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun: eğer bilseniz, bu sizin yararınızadır.

10 - Yani, öğle vaktinde cemaatle namazın farz olduğu, Cuma günü. Ama, surenin devamının gösterdiği gibi, Cuma, İslam Hukuku'nda zorunlu tatil günü değildir.

10. Ve namaz bittiğinde yeryüzüne serbestçe dağılın (11) ve Allah'ın lütfundan [rızkınızı] aramaya devam edin; mutluluğa ulaşabilmek için de Allah'ı sıkça anın!

11 - Yani, "vaktinizi dünyevî kazançlara ayırabilirsiniz".

11. Ama insanlar, (12) dünyevî bir kazanç (13) [fırsatı] veya geçici bir eğlence gördükleri zaman ona doğru koşup seni ayakta [ve konuşur durumda] bırakıverirler. (14) De ki: "Allah katında olan, bütün geçici eğlencelerden ve bütün kazançlardan çok daha hayırlıdır! Ve Allah rızık verenlerin en iyisidir!"

12 - Lafzen, "onlar".

13 - Lafzen, "ticaret" veya "alışveriş".

14 - Zımnen, "seni ey Peygamber" -burada, Hz. Peygamber'in kıldırdığı Cuma namazının ortasında, uzun zamandır beklenen ticaret kervanının Suriye'den geldiğinin işitilmesi üzerine topluluğun çoğunun camiden dışarı fırlaması olayı îma edilmektedir. Ancak daha geniş anlamıyla yukarıdaki ayet, gerçek müminlerin bile her zaman uzak kalamadıkları beşerî zaafları kasdetmektedir: yani, geçici, dünyevî menfaatler uğruna dinî vecîbelerin ihmal edilmesi eğilimi.