Meal Seç / Sure Seç

TÜRKÇE - MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ
( MUHAMMED ESED KURAN TEFSİRİ )
73 - Müzzemmil
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA (1)

1 - Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure -Tevbe- hariç bütün surelerin başında yer alan) bu ifade Fâtiha'nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz. Rahmân ve Rahîm ilahî sıfatlarının her ikisi de "bağışlama", "merhamet", "şefkat" anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri, bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı İbni Kayyım'a aittir (Menâr I, 48'den naklen): (Ona göre,) Rahmân terimi, Allah'ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahîm, bu rahmetin O'nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle O'nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.

        
Bu sure, nüzul sıralamasında tartışmasız şekilde dördüncü sırada bulunmaktadır. Bazı ayetleri biraz daha geç bir tarihte nazil olmuşsa da, surenin tamamı, erken Mekke dönemine aittir. Bazı otoritelerin, 20. ayetinin Medine'de nazil olduğu şeklindeki görüşleri, aşağıda 13. notta belirtildiği gibi, dayanaktan yoksundur.
1. EY örtülere bürünen (insan)! (1)

1 - Müzzemmil deyimi, bundan sonraki surenin başında yer alan müddessir ile benzer anlama sahiptir: "[herhangi bir şeyle] örtünmüş olan", "bürünmüş olan" yahut "[herhangi bir şeye] sarınmış olan". Ötekisi gibi bu deyim de, hem somut ve lafzî bir şekilde -yani, "bir örtüye", yahut "battaniyeye bürünmüş olan"- hem de mecazî olarak, yani "uykuya dalmış olan", yahut hatta "kendi kendine dalıp düşünen" şeklinde anlaşılabilir. Bu nedenle, müfessirler yukarıdaki hitabı yorumlamakta ihtilafa düşmüşler ve bir kısmı lafzî anlamı tercih ederken diğerleri mecazî bir anlam yüklemişlerdir; ancak "Ey örtülere bürünen" hitabı hangi şekilde anlaşılırsa anlaşılsın, Hz. Peygamber'deki yoğun bilince ve derin ruhî aydınlanmaya işaret etmektedir.

2. Gece biraz ilerleyince [namaz için] kalk;
3. gece yarısı (2) -biraz önce

2 - Zemahşerî, burada, illâ kalîlen ("küçük bir bölümü hariç") ifadesini hemen ondan sonra gelen nısfehû ("yarısından", yani gecenin) ifadesi ile birleştirir.

4. ya da sonra- (kalk) ve ağır ağır, duyarak Kur'an oku. (3)

3 - Bu, kanaatimce, rattili'l-kur'âne tertîlen ifadesinin en uygun karşılığıdır. Tertîl terimi, öncelikle, "[bazı şeyleri] görünür şekilde, en uygun bir düzen içinde ve acele etmeden bir araya getirmek" anlamına gelir (Cevherî, Beydâvî ve ayrıca Lisânu'l-‘Arab, Kâmûs). Bir metnin okunuşu ile ilgili olarak kullanıldığında, anlamını düşünce süzgecinden geçirerek sakin ve ölçülü bir okumayı anlatır. Bu ifadenin 25:32'deki değişik bir biçimine ise Kur'an'ın vahyediliş tarzı ile ilgili biraz farklı bir anlam yüklenmektedir.

5. Biz sana (sorumluluğu) ağır bir mesaj tevdî edeceğiz;
6. [ve] gerçek şu ki, gece vakti zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır, (4)

4 - Lafzen, "okuma daha etkili ve daha sağlam olur".

7. halbuki gündüzleri seni meşgul edecek yığınla iş var,
8. ama [hem gece hem gündüz] Rabbinin adını an ve bütün varlığınla kendini O'na ada.
9. [O'dur] doğunun ve batının Rabbi; O'ndan başka tanrı yoktur: öyleyse, kaderini belirleme gücünü (5) yalnız O'na izafe et,

5 - Vekîl teriminin bu karşılığı için bkz. sure 17, not 4.

10. halkın [senin aleyhinde] söyleyebileceği her şeye sabırla katlan ve onlardan uygun şekilde uzaklaş.
11. Ve nimet içinde oldukları halde [Allah'tan geldiğini umursamadan] hakikati yalanlayanları Bana bırak; (6) onlara bir süre daha dayan:

6 - Karş. 74:11 ve ilgili not 5'in son cümlesi.

12. çünkü, Katımızda ağır prangalar ve yakıcı bir alev [onları beklemektedir],
13. boğaza takılan yiyecek ve şiddetli bir azap, (7)

7 - Râzî, öteki dünyadaki azabın bu sembolizmini izah ederken şunları söyler: "Bu dört durum, [kişinin hayatta iken yaptıklarının] ruhî sonuçları olarak görülebilir. ‘Ağır prangalar', ruhun [önceki] maddî ilgilerine ve bedenî zevklerine mahkumiyetinin devam etmesinin bir sembolüdür... Bunların gerçekleşmesinin imkansız hale geldiği o gün bu prangalar ve zincirler, [yeniden dirilen] insan kişiliğini (nefs) yücelik ve safiyet katına çıkmaktan alıkoyar. Ardından, bu ruhî prangalar ruhî ‘ateşlere' sebebiyet verir; çünkü kişinin beden zevklerine güçlü bir eğilim duyması, onlara erişmenin imkansızlığı ile birleştiğinde, ruhî olarak, şiddetli bir yanıp tutuşma [duygusu] oluşturur: ‘yakıcı alev'in (cahîm) anlamı budur. [Günahkar,] bu durumda, [arzuladığı şeylerden] kopmanın acısını ve yoksunluğun boğucu baskısını boğazında hisseder: bu da ‘boğaza takılan yiyecek' ifadesinin karşılığıdır. Ve sonunda, bu şartlardan dolayı, Allah'ın nuru ile aydınlanmaktan ve kutsanmış kişilerle bir arada olmaktan yoksun kalır: ‘şiddetli azap' ifadesinin anlamı budur. Ama [yine de] bilin ki [Kur'an'ın] bu ayetleri[nin] anlamının [yukarıda] söylediklerimden ibaret olduğunu iddia ediyor değilim..."

14. yeryüzünün ve dağların sarsılacağı ve [parçalanarak] savrulan bir kum yığını haline geleceği (8) o Gün!

8 - Bkz. 14:48'in ilk bölümü ve ilgili not 63 ile 20:105-107, not 90.

15. BAKIN [ey insanlar!] Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi (9) size de karşınızda hakikate tanıklık yapacak bir elçi gönderdik:

9 - Bu, önceki/geçmiş peygamberlere, insanoğlunun dinî tecrübesindeki tarihî devamlılığa ve dolayısıyla Kur'an'ın "yeni" bir itikad getirmeyip yalnızca insanın kendisi kadar eski bir dinî prensibin en son ve en kapsamlı ifadesini temsil ettiğine dair belki de ilk Kur'ânî atıftır: yani "Allah katında tek [hak] din, [insanın] O'na tam teslimiyetidir" (3:19) ve "kim Allah'a teslimiyetten başka bir din ararsa, bu ondan asla kabul edilmeyecektir" (3:85).

16. ve Firavun elçiye isyan etti, bunun üzerine Biz de onu kahredici bir tutuşla kıskıvrak yakaladık.
17. Öyleyse, hakikati kabul etmeye yanaşmazsanız, çocukların saçlarını ağartan (10) o Gün kendinizi nasıl koruyacaksınız,

10 - Arapça'nın kadim kullanımında, korkunç olaylarla geçen bir gün, mecazî olarak "çocukların saçlarının beyazlaştığı gün" şeklinde tanımlanırdı. Kur'an'da geçen bu ifade de aynı kullanıma dayanmaktadır. Onun mecazî karakteri açıktır, çünkü Kur'an öğretisine göre çocuklar suçsuz -yani, yaptıklarından dolayı sorumsuz- sayılır ve bu nedenle Hesap Günü'nün dehşetinden ve azabından uzak tutulurlar (Râzî).

18. göklerin paramparça olacağı, [ve] Allah'ın [yeniden diriltme] vaadinin gerçekleşeceği [Gün]?
19. Bu, şüphesiz, bir öğüt ve uyarıdır: öyleyse, dileyen Rabbine ulaştıran yola koyulsun!
20. [EY PEYGAMBER!] Rabbin, senin ve beraberindekilerin (11) gecenin üçte ikisini, yahut yarısını, yahut üçte birini [namaz için] uyanık geçirdiğini bilir. Gecenin ve gündüzün ölçüsünü koyan Allah, sizin onu küçümsemeyeceğinizi (12) bilir: ve bu sebeple O rahmetiyle size yaklaşır. O halde Kur'an'ın kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun. Allah, zaman zaman içinizde hastalar, Allah'ın lütfunu aramak için yola koyulanlar ve Allah yolunda savaşa çıkanlar (13) olacağını bilir. Öyleyse ondan [yalnızca] kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun, namazınızda devamlı ve dikkatli olun ve karşılıksız harcamada bulunun (14) ve [böylece] Allah'a güzel bir borç verin: çünkü kendi adınıza güzel ne iş yaparsanız karşılığını aynen Allah katında görürsünüz; evet, daha iyi ve daha zengin bir ödül olarak. Ve [daima] Allah'ın bağışlayıcılığını arayın: kuşkusuz Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır!

11 - Lafzen, "seninle birlikte olanların". Bu son pasajla, yeniden ilk ayetlerin ele aldığı temaya, yani gece vakti ibadet etmenin büyük manevî değerine dönülmektedir.

12 - Lafzen, "saymayacağınızı", yani gece ibadetlerinizin uzunluğunu.

13 - Bu "Allah yolunda savaşma"ya yapılan atıf, birçok yorumcuyu, 20. ayetin tümünün Medine'de, yani surenin diğer kısımlarından yıllar sonra nazil olduğunu düşünmeye yöneltmiştir: çünkü "Allah yolunda savaşma" (cihâd) prensibi, Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra telaffuz edilmeye başlanmıştı. Ancak bu faraziyenin hiçbir geçerliği yoktur. Cihâd'ın ilk defa Medine döneminde emredildiği tartışmasız ise de üzerinde durduğumuz cümle açıkça gelecek zaman kipinde ifade edilmiştir -"savaşacak olanları" (se-yekûn)- ve bu nedenle, İbni Kesîr'in işaret ettiği gibi, gelecekte olacakların bir öngörüsü olarak anlaşılmalıdır. Bütün bunlarla birlikte yukarıdaki pasaj, kişinin kendini ibadete vakfetmesinde bile her türlü aşırılıktan kaçınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır.

14 - Zekât teriminin -ki bu, Kur'an'daki ilk kullanılışıdır- bir açıklaması için bkz. sure 2, not 34.